Dünyanın dört bir yanında aynı sahne: Küçük bir tartışma, büyüyen bir öfke, geri dönüşü olmayan bir son…
Bir park lambası, bir bilet kontrolü, bir parkta edilen söz… Ve ardından bir hayatın sönüşü.
Ankara’da bir polis memuru, araç muayene istasyonunda çıkan kavga sonrası darp edilerek hayatını kaybetti. Almanya’da bir kondüktör, yalnızca görevini yaptığı için öldürüldü. Viyana’da bir tartışmaya müdahil olan bir insan, kalabalığın şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Coğrafyalar değişiyor; ama öfkenin dili aynı.
Bu olaylar münferit mi? Elbette her biri kendi hukuki bağlamında değerlendirilir. Ancak sosyolojik olarak baktığımızda daha derin bir kırılmanın işaretlerini görüyoruz: Tahammül eşiğimiz düşüyor.
Eskiden “alttan almak” diye bir kavram vardı. Özür dilemek zayıflık değil, erdemdi. Biri yükseldiğinde diğeri susarak büyürdü. Şimdi ise herkes yüksek sesle konuşuyor; herkes haklı, herkes güçlü, herkes öfkeli. Kimse geri adım atmıyor. O geri adım ki bazen bir hayat kurtarır.
Modern çağın konforu arttıkça, ruhsal eşiğimiz daralıyor. Maddi imkânlar genişliyor ama manevi sabır küçülüyor. Rahatlık, şükrü değil tahammülsüzlüğü büyütüyor. İnsan, en küçük engeli bile kişisel bir saldırı gibi algılamaya başlıyor. Bir uyarı, bir kural, bir prosedür… Hepsi “onur meselesi”ne dönüşüyor.
Oysa medeniyet dediğimiz şey, öfkeyi kontrol edebilme kapasitesidir. Güç, karşıdakini ezmek değil; kendini tutabilmektir. Asıl kabadayılık, yumruğu sıkmak değil, gevşetebilmektir.
Kalabalık psikolojisi ise daha tehlikeli. Bireyken yapmayacağı şeyi, kalabalığın anonim gücüyle yapabiliyor insan. Sorumluluk dağıldıkça vicdan da dağılıyor. “Ben yapmadım, biz yaptık” rahatlığı, en ağır sonuçların kapısını aralıyor.
Trajedilerden sonra hep aynı cümleler kurulur: “Bir anlık öfkeydi.”
O bir an, bir ömrü alır.
Sonra pişmanlık gelir; ama hayat geri gelmez.
Şiddetin sıradanlaşması, yalnızca güvenlik sorunu değildir; kültürel bir aşınmadır. Eğitimle, hukukla, caydırıcılıkla elbette mücadele edilir. Fakat asıl mesele, insanın iç terbiyesidir. Öfke anında kendine “Dur” diyebilme yetisidir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit şey şu:
Hiçbir park lambası, hiçbir bilet, hiçbir tartışma bir insan hayatından daha değerli değildir.
Toplumların gerçek refahı, kişi başına düşen gelirle değil; kişi başına düşen merhametle ölçülür.
Tahammül medeniyettir.
Tahammül zayıflık değil, güçtür.
Ve bazen bir adım geri, insanlığı ileri taşır…!