ABD TRUMP VE ORTADOĞUNUN BİTMEYEN DİZAYNI

NURETTİN   ECE
NURETTİN  ECE
ABD TRUMP VE ORTADOĞUNUN BİTMEYEN DİZAYNI
02-03-2026
Kadim uygarlıklara ev sahipliği yapan İran, yalnızca tarihsel derinliğiyle değil, modern dünyada taşıdığı siyasal ve toplumsal çelişkilerle de dikkat çekiyor. 1925’te kurulan Pehlevi Hanedanlığı ile başlayan modernleşme süreci, 1 Nisan 1979’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti ile köklü bir kırılmaya uğradı. O günden bu yana İran, rejim istikrarı ile toplumsal baskının aynı anda var olduğu nadir ülkelerden biri olarak dünya siyasetinin merkezinde duruyor.
İran İslam Cumhuriyeti, kendine özgü bir yönetim modeliyle klasik devlet yapılarından ayrılır. Anayasa’da egemenlik yasama, yürütme ve yargı organları arasında paylaştırılmış görünse de, bu yapıların tamamı Devrim Rehberi’nin himayesi altındadır. Bu durum, halk egemenliği ile ilahi otorite iddiası arasındaki gerilimi sistemin merkezine yerleştirir.
İran’da kadınların yasal ve toplumsal konumu, ülkeyi yöneten rejime göre sürekli dalgalanmıştır. Pehlevi döneminde kamusal alanda görünürlük artarken, İslam Cumhuriyeti ile birlikte kadın bedeni ve yaşam tarzı devlet denetiminin sembolü hâline gelmiştir. Bugün İran, kadınlara karşı yasal ayrımcılık açısından 153 ülke arasında 116. sırada yer almaktadır.
Başörtüsü zorunluluğu, saçın ve vücut hatlarının örtülmesi, kadınların stadyumlara girmesinin yasaklanması, karma kafe ve restoranlara yönelik sınırlamalar, şarkı söyleme ve dans yasakları, evlat edinme ve boşanma konularında erkekle eşit olmayan haklar… Tüm bu düzenlemeler, kadınları yalnızca birey değil, rejimin ideolojik vitrini hâline getirmiştir. Ahlak Polisi’nin varlığı ise bu baskının günlük hayattaki somut yüzüdür.
Buna rağmen İranlı kadınlar, eğitimden ekonomiye, sanattan siyasete kadar birçok alanda görünürlüklerini artırmış; ekonomik adalet, siyasal temsil ve toplumsal varlık mücadelesi için seslerini yükseltmeye başlamıştır. Bu mücadele, yalnızca kadın haklarının değil, İran toplumunun geleceğinin de anahtarıdır.
Sormamız gereken temel soru şudur: Din gerçekten böyle bir yaşam tarzını mı öneriyor, yoksa din iktidarın aracı hâline mi getiriliyor? İran örneği, inanç ile siyasal tahakküm arasındaki çizginin ne kadar kolay aşılabildiğini göstermektedir. İnancın bireysel alan olmaktan çıkıp devlet ideolojisine dönüşmesi, toplumu dindarlaştırmaktan çok, sessizleştirmektedir.
İran, son kırk altı yıldır bölgede hem istikrarı hem de krizleri aynı anda temsil eden bir rejim yapısına sahiptir. Bu yapı, özellikle nükleer program üzerinden ABD ve İsrail’in sürekli baskısı altındadır. İran’ın nükleer faaliyetleri “stratejik tehdit” olarak görülüyor…
Donald Trump döneminde ABD’nin Orta Doğu politikası, adeta bölgeye “mimari ayar verme” çabasıyla yürütüldü. “İran rejimi değişir mi?” sorusu sıkça soruldu; askeri tehditler, yaptırımlar ve sert söylemler gündemi belirledi. Ancak gerçek şu ki İran, kısa sürede çökecek bir ülke değildir. Rejim değişimi ihtimali zayıftır; böyle bir değişim olsa bile yalnızca İran’ı değil, tüm bölgeyi sarsacak sonuçlar doğurur.
Trump’ın “İran donanmasını yok ettik”, “rejim dört haftada çöker” gibi açıklamaları, Orta Doğu’nun karmaşık toplumsal dokusunu basit güç denklemlerine indirgeyen bir bakışın ürünüdür. Oysa binlerce kilometre öteden çizilen planlar, çoğu zaman bölge halklarına demokrasi değil, daha derin bir kaos bırakmıştır.
İran’da rejim değişimi, dış müdahalelerle değil; kadınların, gençlerin ve sivil toplumun içeriden yükselen talepleriyle mümkün olabilir. Baskıcı politikalar sürdükçe rejim ayakta kalabilir; ancak toplum nefessiz kalır. Gerçek dönüşüm, silahlarla değil, haklarla olur.
Orta Doğu’nun artık yeni mimarlara değil, insan onurunu merkeze alan bir anlayışa ihtiyacı var. KADINLARIN ÖZGÜR OLMADIĞI BİR TOPLUMDA, HİÇ BİR REJİM GERÇEKTEN GÜÇLÜ DEĞİLDİR..
ÖNCEKİ YAZILARI
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?