Dünyanın en güçlü devletlerinden birinin başkanı konuştuğunda, yalnızca diplomasi değil, küresel atmosfer de sarsılır. Donald Trump’ın sıkça başvurduğu sert ve tehditkâr söylem, uluslararası ilişkilerde dilin ne kadar güçlü bir araç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Çünkü devletler arası ilişkilerde kullanılan dil, çoğu zaman askeri güç kadar etkili olabilir.
Ancak dil tehdit, aşağılama ve dışlama üzerine kurulduğunda yalnızca devletler arası gerilimi artırmakla kalmaz; toplumların ruh hâline de sirayet eder. Siyasetin sertleşen tonu, zamanla gündelik hayatın diline dönüşür.
Bugün dünya, giderek daha sert söylemlerle şekillenen bir döneme tanıklık ediyor. Sistematik biçimde kullanılan tehdit dili, izolasyon ve aşağılamayla birleştiğinde yalnızca siyasi aktörleri değil, toplumun tamamını etkileyen bir iletişim biçimine dönüşür. Dilin gücünü inceleyen edimbilim (pragmatik) disiplini de tam olarak bunu söyler: Dil yalnızca bir ifade aracı değildir; aynı zamanda bir eylemdir. Söylenen sözler, toplumsal davranışları şekillendirir.
Bu nedenle siyasette kullanılan sert ve tehditkâr dil, zamanla sokaktaki insanın diline de yansır. Günümüzde artan kavga olayları, tehditler ve yaralamalar yalnızca bireysel öfkenin sonucu değildir. Toplumun genel atmosferinde normalleşen saldırgan dil, bireylerin de kendilerini haklı ve hatta “yenilmez” hissetmesine zemin hazırlayabilir.
Üstelik şiddet artık yalnızca fiziksel değildir. Modern dünyada psikolojik, dijital ve ekonomik şiddet biçimleri de hayatın bir parçası hâline gelmiştir. Hukuki açıdan tehdit suçu, bir kişide ciddi korku ve endişe yaratabilecek söz veya davranışlarla ortaya çıkar. Türk hukukunda tehdit, bir kimseye zarar verileceğinin bildirilmesi anlamına gelir ve basit hâliyle dahi resen soruşturulabilen bir suçtur. Çünkü tehdit, toplumsal barışı zedeleyen ciddi bir eylemdir.
Tarih boyunca güç sahibi olanların dili, toplumların ahlakını da şekillendirmiştir. Bu nedenle güçlü olanın kullandığı dil yalnızca politik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.
İslam geleneği ise güç ve öfke ilişkisine farklı bir pencereden bakar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), öfke anında ilk yapılması gerekenin Allah’a sığınmak olduğunu öğütler: “Eûzü billahi mineşşeytanirracîm.” Öfkenin şeytandan geldiğini, ateş gibi olduğunu ve suyla söndürülebileceğini ifade eder; bu nedenle abdest almayı ve susmayı tavsiye ederdi.
Belki de bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur: Gücün dili değil, hikmetin dili. Tehdit ederek değil, anlayarak konuşabilen bir siyaset.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü de barışın yalnızca bir ideal değil, bir yönetim anlayışı olduğunu hatırlatır. Barış, güçlü olanın merhamet gösterebildiği yerde başlar.
Kanaatimizce tehdit yalnızca sözlü bir beyan olarak görülmemelidir. Korku yaratmayı amaçlayan her türlü söylem ve davranış bu kapsamda değerlendirilmelidir. Çünkü kelimeler bazen silahlardan daha derin yaralar açabilir.
Dünyanın gergin bir dönemden geçtiği bugünlerde, liderlerin kullandığı dil yalnızca diplomatik bir tercih değildir. Aynı zamanda insanlığın geleceğini şekillendiren tarihsel bir sorumluluktur.
Fethi Durmaz 3 ay önce