Anlamak…
Bir olguyu, bir düşünceyi, bir hayatı kavrayabilmek. Fakat belki de en zor olanı, insanın kendini anlamasıdır.
İnsanın anlam arayışındaki ilk adımı kendini tanımak olmalıdır. “Ben kimim, neye benziyorum?” sorusu; “Olmak ya da olmamak” ikileminin veya “Düşünüyorum, öyleyse varım” iddiasının da ötesine uzanır. Çünkü var olmak tek başına yeterli değildir. İnsan, ne için var olduğunu anlamadıkça eksik kalır.
Kendini anlamak, kişinin iç Dünyasıyla kurduğu en sahici bağdır. Güçlü ve zayıf yönlerini, değerlerini ve gerçek motivasyonlarını fark etmesidir. Bu yalnızca bir bilgi meselesi değildir; daha derin bir idrak, daha cesur bir yüzleşmedir.
Hayat bazen bu yüzleşmeyi beklenmedik anlarda karşımıza çıkarır.
Genç bir adam…
Annesini kaybetmiş, ömrünü cezaevinde geçirmiş bir babayı hiç tanıyamamış. Gidebileceği tek kapı, teyzesinin evidir.
Kapıyı çalar.
Karşısında soğuk bir yüz, mesafeli bir bakış… Eşiği geçemez.
İşte o an anlar:
Bazen insanın geri dönecek bir yeri yoktur.
Geri döner. Şehrin sokaklarında amaçsızca dolaşır. Sonunda bir restorana girer, iş ister. Bulaşıkçı olarak başlamayı kabul eder. Oysa görünüşü, konuşması, eğitimi daha fazlasını hak ettiğini gösterir. Ama o, ihtiyacı olanı bilir: Bir başlangıç.
Ve başlar.
Yıllar geçer…
Bulaşıkçı, o mekânın sahibi olur. Bugün yanında yüzlerce insan çalışmaktadır.
Bu bir tesadüf değildir.
Bu, kendini anlamış bir insanın hikâyesidir. Ne istediğini ve ne istemediğini bilen, gerektiğinde egosunu geri çekebilen ve hayata nasıl duracağını seçebilen bir insanın…
Bugün ise, tuhaf bir çağdayız.
İletişimin bu kadar kolay olduğu bir dünyada, kimsenin kimseyi gerçekten anlamaya çalışmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Herkes konuşuyor, ama çok az kişi dinliyor. Herkes anlatıyor, ama derinlemesine kavramaya yanaşmıyor.
Oysa anlamak, sadece duymak değildir.
Anlamak; zihnin süzgecinden geçirerek kavramak, yorumlamak ve içselleştirmektir. Bir başka deyişle, karşımızdakinin Dünyasına kısa bir yolculuk yapabilmektir.
İnsan, Dünyaya saf ve bilinmezlikle dolu olarak gelir. Zamanla öğrenir, şekillenir, kırılır ve güçlenir. Fakat asıl yolculuk, dışarıya değil, içeriye doğru olandır.
Kendimizi tanıyıp anladığımızda, hayat daha sade, daha anlamlı ve daha huzurlu bir hâl alır.
Çünkü İnsan, önce kendini anlamalıdır…
Ancak o zaman Dünyayı gerçekten anlayabilir.