Demokratik Devletlerde makam, güç gösterisinin değil; sorumluluğun adıdır. Ancak zaman zaman “devlet yetkisiyle kibir” diye tanımlayabileceğimiz bir anlayış, kamu yönetiminin ruhuna gölge düşürüyor. Vatandaşa tepeden bakan, ulaşılmaz, hesap vermekten kaçınan bir idari tavır… Oysa kamu gücü ayrıcalık değil, emanettir.
Sorunun derinleştiği nokta ise bazı yöneticilerde görülen narsistik eğilimlerdir. Kendini merkeze koyan, başarıyı sahiplenip hatayı başkalarına yükleyen, eleştiriyi düşmanlık olarak gören bir anlayış… Liyakatten uzak atamalarla birleştiğinde bu zihniyet, yalnızca kamu yönetimini değil; turizmden ekonomiye kadar birçok sektörü doğrudan olumsuz etkiler. Kurumlar zayıflar, güven azalır, verimlilik düşer.
Bu noktada kamu hizmeti, olması gereken yerden sapar ve kişisel prestij aracına dönüşür. Devletin imkânları ve bütçesi, kamu yararı yerine bireysel konforun gölgesine girmeye başlar. Literatürde bunun adı nettir: yetki saptırması. Yani yetkinin, amacı dışında kullanılması.
Dünyadan bir örnek bu farkı açıkça ortaya koyuyor. Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinde bir bakanın, öğle yemeği için makam aracını yüzlerce kilometre kullanması kamuoyunda ciddi tepki çekmiş ve sonuç istifa olmuştur. Bu olay, gelişmiş demokrasilerde hesap verebilirliğin ne kadar hayati olduğunu gösterir.
Ülkemizde de benzer tartışmalar sık sık gündeme geliyor. Makam araçlarının, kamu kaynaklarının ya da idari yetkinin kişisel işlerde kullanılması yalnızca etik bir sorun değildir; aynı zamanda hukuk devleti ilkesine açık bir aykırılıktır.
Daha ağır olanı ise delillerin karartılması iddialarıdır. Bir suçun izlerini yok etmek, belgeyi gizlemek ya da gerçeği manipüle etmek… Bu, sadece hukuka değil, toplumun vicdanına da darbe vurur. Hâlâ aydınlatılamamış bazı dosyalar, adalet duygusunu zedeleyen örnekler olarak hafızalardaki yerini koruyor.
Oysa bu toprakların değerleri bize başka bir yönetim anlayışı öğretir. Tevazu, bu kültürün merkezindedir. “Başak olgunlaştıkça eğilir” sözü, aslında yöneticilik ahlakının özüdür. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın şu dizeleri de aynı gerçeği hatırlatır:
“Harabat ehlini hor görme Zakir,
Defineye malik viraneler var.”
Gerçek değer, gösterişte değil derinliktedir.
İslam düşüncesinde kibir, insana yakıştırılmaz. Kamu malını hoyratça kullanmak ise sadece hukuki değil, ahlaki bir sorumluluk doğurur. Kul hakkı, en ağır veballerden biridir.
Öte yandan umut veren gelişmeler de yok değil. Son yıllarda bazı yerel yöneticilerin makam araçlarını satarak daha mütevazı bir yönetim anlayışını tercih etmesi, toplumda karşılık buluyor. Bu örnekler, gücün değil sorumluluğun öne çıktığı bir kamu yönetiminin mümkün olduğunu gösteriyor.
Bugün özellikle Turizm gibi hassas sektörlerde; güven, şeffaflık ve sürdürülebilirlik her zamankinden daha kritik. Güvenli turizm uygulamaları, çevre duyarlılığı ve doğru yönetim anlayışı; ancak liyakatli kadrolarla anlam kazanır.
Unutulmamalıdır:
Makamlar kalıcı değildir, itibar kalıcıdır.
Yetki geçicidir, adalet iz bırakır.
Ve asıl soru şudur:
Makam sahibi olmak mı büyüklüktür, yoksa o makamın hakkını Adil bir şekilde verebilmek mi?