İşte adına "aşk" dediğimiz o duygu, insanlığın en eski ve en güçlü bilmecelerinden biri.
Binlerce yıldır şairler ona şiirler yazdı, ressamlar tablolar yaptı, besteciler notalara döktü. Savaşların, göçlerin, büyük fedakârlıkların ve unutulmaz hikâyelerin merkezinde çoğu zaman aşk vardı. Çünkü aşk, yalnızca bir duygu değildir; insanın kendisini, eksiklerini ve varoluşunu sorguladığı derin bir deneyimdir.
Peki, neden âşık oluyoruz? Neden bazı insanlar kalbimizde derin izler bırakırken bazıları hayatımıza uğrayıp geçiyor? Ve neden aşk, bir yandan bizi gökyüzüne çıkarırken diğer yandan en büyük acılarımızın kaynağı olabiliyor?
Bu sorulara psikoloji dünyasının üç önemli ismi; Jacques Lacan, Erich Fromm ve Diley, birbirinden farklı ama bir o kadar da etkileyici cevaplar veriyor.
Aşk mı, Eksiklik mi? Lacan'ın Sarsıcı Yorumu
Fransız psikanalist Jacques Lacan'a göre insan, doğduğu andan itibaren bir eksiklik duygusuyla yaşar. İçimizde tarif etmekte zorlandığımız, bazen başarıyla, bazen dostluklarla, bazen de aşkla doldurmaya çalıştığımız görünmez bir boşluk vardır.
Belki de bu yüzden birine âşık olduğumuzda şöyle hissederiz:
"İşte beni anlayan insan."
"İşte eksik parçama rastladım."
"Onsuz bir yanım eksik."
Lacan'a göre aslında sevdiğimiz kişide kendimizi tamamlayacak bir şey arıyoruz. Aşk, bir başkasına duyulan ilgiden çok, kendi eksikliğimizin peşinden gitme çabamızdır.
Bu yüzden aşkın ilk dönemlerinde sevdiğimiz kişiyi kusursuz görme eğilimindeyizdir. Onu idealize eder, bazen gerçekte olduğu kişiden çok, olmasını istediğimiz kişi olarak görürüz.
İşte bu nedenle aşk bazen büyüleyicidir, bazen de hayal kırıklığıyla sonuçlanır.
Çünkü hiçbir insan başka bir insanın bütün eksikliklerini tamamlayamaz.
Belki de aşkın en acı gerçeği budur.
Kalbe Değil, Emeğe Bakın: Fromm'un Aşk Dersi
Günümüzde aşk çoğu zaman bir "his" olarak tanımlanıyor. Kalbin hızlı çarpması, heyecan, tutku, özlem…
Oysa Alman psikolog Erich Fromm çok farklı düşünüyor.
Ona göre aşk, başımıza gelen bir şey değil; öğrenmemiz gereken bir beceri.
Fromm, insanların büyük bir kısmının yanlış soruya cevap aradığını söyler. Çoğumuz:
"Beni kim sever?"
"Nasıl daha çekici olurum?"
"Doğru insanı nasıl bulurum?"
sorularını soruyoruz.
Oysa asıl soru şudur:
"Ben sevmeyi biliyor muyum?"
Fromm'a göre gerçek sevgi, sadece güzel duygular yaşamak değildir. Birini sevmek emek ister.
Bir ilişkiyi ayakta tutan şey;
- İlgi gösterebilmek,
- Sorumluluk alabilmek,
- Saygı duyabilmek,
- Karşımızdaki insanı gerçekten tanıyabilmektir.
Çünkü aşk yalnızca "Seni seviyorum." demek değildir.
Bazen yorgun olduğu gün yanında kalabilmektir.
Bazen kırıldığında onu anlamaya çalışmaktır.
Bazen de kendi haklılığından vazgeçip ilişkinin iyiliğini seçebilmektir.
Fromm'un belki de en etkileyici cümlesi şudur:
"Olgun sevgi, 'Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var' demez. 'Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum' der."
İşte gerçek aşk ile bağımlılık arasındaki çizgi tam da burada başlıyor.
Diley'e Göre Aşk: Birlikte Büyüyebilmek
Bazı ilişkiler insanı küçültür.
Kendi gibi davranmaktan korkutur.
Sürekli onay bekleten, yorucu ve tüketici bir hâle gelir.
Ama bazı ilişkiler vardır ki insanı daha cesur, daha huzurlu ve daha güçlü hissettirir.
Diley'in aşk anlayışı tam da burada devreye giriyor.
Ona göre sağlıklı bir aşk ilişkisi, iki insanın birbirini değiştirmeye çalıştığı bir savaş alanı değil; birlikte gelişebildiği güvenli bir alan olmalıdır.
Gerçek sevgi;
"Benim istediğim gibi ol." demek değildir.
"Sen olduğun hâlinle değerlisin." diyebilmektir.
Çünkü sevgi, insanın potansiyelini ortaya çıkaran bir güçtür.
Kendini ifade edebildiğin, hata yapmaktan korkmadığın, yanında kendin olabildiğin ilişkiler ruhu besler.
Belki de hepimizin aradığı şey tam olarak budur:
Bizi değiştirmeye çalışan biri değil, kendimiz olmamıza izin veren biri.
Peki, Aşk Gerçekte Nedir?
Belki aşk;
Birinin gözlerinde kendimizi bulmaya çalışmaktır.
Belki emek vermeyi göze almaktır.
Belki de birlikte büyüyebilmenin cesaretidir.
Lacan bize aşkın eksikliklerimizle yüzleşme biçimi olduğunu anlatıyor.
Fromm, aşkın emek ve olgunluk gerektiren bir sanat olduğunu söylüyor.
Diley ise sevginin, insanı daha güçlü ve daha özgür hâle getirebileceğini hatırlatıyor.
Ve belki de tüm bu düşüncelerin ortaklaştığı yerde çok sade bir gerçek duruyor:
Aşk, yalnızca kalbin değil, aynı zamanda insanın kendini keşfetme yolculuğudur.
Çünkü bazen birine duyduğumuz sevgi, aslında kim olduğumuzu, neye ihtiyaç duyduğumuzu ve nasıl sevilmek istediğimizi bize gösteren en güçlü aynadır.
Bu yüzden aşk bitse bile, geride mutlaka bir şey bırakır:
Bir farkındalık, bir büyüme, bazen bir yara, bazen de yeniden doğan bir benlik…
Ve belki de insan, hayatı boyunca tek bir sorunun peşinden gider:
Birini sevmek mi daha zordur, yoksa gerçekten sevilebildiğine inanmak mı?
Psk. Hülya Çolakoğlu
Editor : GÜLDEMET KIZIL