Zaman, bugüne kadar hep aceleci davranmıştı. Elif’in hayatından da durup soluklanmadan geçip gitmişti; bugün de farklı değildi.
Arif’le yemeğe çıkmalarının üzerinden bir hafta geçmişti. İki hafta sonra ise Kate, eşi Paul ve Kemal’le birlikte uzun zamandır, planlanan bir yolculuğa çıkacaklardı. Elif, bu seyahatten önce içinde kalan bir düğümü çözmek istiyordu.
O akşam Kemal’in tavırları…
İstemeden kırılan bir sessizlik…
Arif’in yüzünde beliren ama dillendirilmeyen o mesafe…
Elif, telefonla aramayı fazla ani buldu. Yazmak daha güvenliydi; kelimeler insana düşünme payı tanıyordu.
Kısa, sade bir mesaj yazdı:
“Bir yerde oturup kahve içmek istiyorum. Müsait olduğun bir gün…”
Mesaj gönderilir gönderilmez Arif cevap verdi:
“Tabii ki olur.”
Bir yer belirlediler. Küçük, sakin bir kafe…
Ve yıllar sonra ilk kez, gerçekten baş başa kaldılar.
Sohbeti Arif başlattı. Yüzünde tanıdık bir tebessüm vardı.
“Biz en son ne zaman böyle oturmuştuk, hatırlıyor musun?” diye sordu.
Elif düşündü. Arif ise hiç tereddüt etmeden cevapladı.
“1996. Antalya yazı… Sen Konya’dan tatil için gelmiştin. Üniversitedeki son yılındı. Hayatında biri var mı, yok mu diye anlatırken hep ‘arada bir yerde’ demiştin.”
Elif gülümsedi.
Arif devam etti:
“Bir de o gün bana bir şarkı çevirmiştin… Michael Jackson’dan. They Don’t Care About Us.
İlk kez bir şarkı çevirdiğini söylemiştin. Sözleri sertti ama çok dürüsttü. Dünyanın adaletsizliğini, ötekileştirilen insanları, sistemin görmezden geldiklerini anlatıyordu.”
Bir an durdu.
“Ben Michael Jackson’ı hep sosyetenin, burjuvazinin sanatçısı sanırdım. O şarkıyı senin çevirinle sevdim.
Her duyduğumda, nerede olursam olayım, şarkıyı sonuna kadar dinledim; bazen dans ettim… senin o güzel çevirinle.”
Yutkundu.
“Yıllar sonra öldüğünde,
‘Acaba bu şarkı mı yordu onu?’ diye düşünmeden edemedim.”
Elif’in çevirisi hâlâ Arif’in zihnindeydi:
Söyle bana, ne oldu haklarıma?
Beni görmezden geldiğin için görünmez mi oldum?
Birileri bana özgürlük sözü verdi, hayır…
Utancın kurbanı olmaktan yoruldum.
Kötü bir şöhretle sınıflandırıyorlar beni…
Doğduğum toprakların burası olduğuna inanamıyorum.
Biliyorsun, bunu söylemekten nefret ediyorum.
Yönetenler görmek istemiyor…
Hayır, hayır…
Sessizlik çöktü. Ağırdı ama rahatsız edici değildi.
Geçmiş, masanın üzerine usulca oturmuştu.
“Elif,” dedi Arif, “o zamandan beri ilk kez baş başa oturuyoruz.”
Elif başını eğdi.
O akşamı düşündü… Kemal’in davranışlarını… Arif’in duruşunu… Kendi suskunluğunu.
“Ben o akşam için…” dedi, “özür dilemek istedim.
Sana karşı olan tavrım için.”
Arif başını salladı.
“Anladım,” dedi sadece.
Bazen en çok bu yeterliydi.
Uzun uzun sohbet ettiler. Geçmişe çok dokunmadılar. Arif’in ayrıldığı eşinden hiç söz açılmadı. Konu daha çok güncel hayatlara, zamanın onları nereye sürüklediğine kaydı.
Elif kalkmak için izin istedi.
İki hafta sonra Amerika’dan gelen arkadaşlarla seyahate çıkacaklarını, dönüşte Marmaris’teki yazlıkta kalacağını söyledi.
“Arada bir telefonla konuşuruz,” dedi.
Arif gülümsedi.
Elif kapıdan çıktığında zaman yine hızlanmıştı.
Ama bu kez ardında tamamlanmış bir cümle bırakmıştı.
Eski bir dostun, kırılmış kalbini