PANAZ OLMUŞ İSTOBUT

Mustafa Kemal Uysal
Mustafa Kemal Uysal
PANAZ OLMUŞ İSTOBUT
27-04-2026

Sevgili Marmaris dostları,

Bugünkü yazımı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız dolayısıyla gençlere ve küçük hanımefendilere ve beyefendilere atfetmek istiyorum. Bizim gibi hayatta 60’lı yıllarını devirenlerin sorunlarından biri gençleri, çocukları anlamak ya da kendimizi onlara anlatmak oluyor. Biz bir yazıyı hazırlarken ne kadar titizlenip, değerli zamanımızı onu daha da güzelleştirmek uğruna harcarken, yeni nesil, alışkın olduğu aceleyle bir sonraki konuya atlayabiliyor. Bu nedenle özellikle bizim neslin bilgi ve tecrübe aktarımı, yapay zeka sayesinde her ‘doğru’ bilgiye erişim olanağı olduğunu düşünen yüksek özgüvenli ama cahil bir topluma dönüşmemizi engellememiz açısından çok önemli.  

Eski Türkiye’nin Marmarisli bir temsilcisi olarak size bir soru soruyorum: Genç ya da çocuklarımızdan kaçı panaz nedir, biliyor? Bilenlerin kaçı bunun nasıl yapıldığını, hangi malzemelerin kullanıldığını, bu malzemelerin yerel söylemini biliyor? Küçük hanımefendiler ve beyefendiler, lütfen arama motorlarınızı kapatınız ve yapay zeka uygulamalarınıza bakmayınız, bulamazsınız.

Sıkıldınız, biliyorum. ‘Burada da mı sınav ?’ dediğinizi tahmin ediyorum. Aslında  hayatın kendisi kocaman bir sınav ve bazen nesiller, koca koca ülkeler ve milletler bile sınıfta kalabiliyor ya da uygar dünya okulundan dışarı atılabiliyor. Sebebi de yüzyıllardır aynı... İnsanlar yüzyıllardır nesillerden nesillere kültürlerini ve uygarlıklarını aktarıyorlar. Bu aktarımda başarılı olanlar ileri, başarısız olanlar da geri değil, tepetaklak gidiyor.

İstabot ahtapotun Marmarisçesidir. İlginç bir canlıdır. Mesela üç tane kalbi vardır ve bu kalpler kafasındadır. Biz o kafa bölümüne manto diyoruz. Ahtapot çok utangaçtır ama bir o kadar da soylu ve yalnız bir canlıdır. O kadar soyludur ki, geçmişte soylular için söylenen ‘mavi kanlı’ söylemini doğrular adeta, çünkü kanı gerçekten de mavi renklidir.

Utangaç şehzademiz kayaların altında kamufle olarak büyük balıklar ve balıkçılardan korunmaya çalışır. Tehlike anında manto içindeki kesesinden mürekkep salarak hem bir mürekkep karanlığının gerisinde saklanır, hem de o mürekkebin kokusu sayesinde rakibinin onu takip etme şansı kalmaz. Bu sayede en yakın kayanın altına gizlenme şansı kazanır ve kurtulur. Ahtapotun kollarındaki vantuzlar onun altında bulunduğu kayaya tutunmasını sağlar. Bu vantuzlar aynı zamanda onun dokunma ve tat alma duyu organıdır.

Ahtapotu omurgasız diye anlatırlar ama dik durmayı çok iyi bilir. Onun omurgası kollarındaki kaslarıdır. Yumuşaktır, kemiksizdir; buna rağmen gerektiğinde kayaya öyle bir tutunur, öyle bir direnç gösterir ki, birçok omurgalı geçinen insan bu güce imrenmelidir. Kocaman kayaların yerlerini kolaylıkla değiştirir ki bunu yapabilen başka deniz canlısı yoktur. Bazen gagasıyla, kabuk kıran sertliğiyle, kendisinden güçlü görünen balıklara ve avlara bile kafa tutabilir.

Ahtapot bildiğimiz anlamda tek beyin ve sinir merkezli bir canlı değildir. Dokuz tane beyni vardır. Biri baş kısmındadır, kalan sekizi her bir koldadır. Kolların her biri, adeta kendi başına karar verebilen, hissedebilen birer sinir ağı gibidir. Bu nedenle bazen hepsi aynı ortak işi yapar, bazen de birbirinden bağımsız hareket ederler. Bir kol bir nesneyi yoklarken diğeri tutar, bir başkası çevreyi kontrol eder.

Bu sekiz kollu başın birlikte nasıl bir sinerji oluşturduğu ise hâlâ tam anlamıyla çözülmüş değildir. Bilinen şu: ahtapot öğrenir, hatırlar ve ayırt eder. Deneylerde, farklı dalgıçları yüzlerinden tanıyabildikleri, kendilerine iyi davranana farklı, kötü davranana farklı tepki verdikleri görülmüştür. Yani sadece refleksle değil, tecrübeyle hareket eder.

Ahtapotun bütün varlığı evladıdır. O kadar ki, anne çocuğunu doğurduktan sonra ölür. Baba da ona eşlik eder. Bu nedenle nesillerin birbirine tecrübe ve deneyim aktarması mümkün olmaz, buna karşılık yavru ahtapot, bu yapayalnız yaşamdan daha güçlü çıkar. Ama dikkat etmesi gereken bir düşman, bir tuzak vardır.

O tuzak panazdır.

Sevgili Marmaris çocukları.

Panaz dediğin şey, bugünün hazır dünyasına benzemez; sipariş verilmez, kutudan çıkmaz. Panaz, denizi tanımanın, geceyi dinlemenin, sabretmenin işidir. Sandala biner, gecenin içine açılırsın. Baş tarafında ‘löküs’ vardır; çocukluğumuzun Marmaris’inde lüks lambasının adıdır. Piknik tüpüne takılan o fenerin gaz çıkışına adı gömlek olan küçücük bir asbest balon yerleştirirsin; çakmağı çaktığında “bof” diye patlayan bir ışık çıkar, karanlığı yarar ve suyun dibine kadar iner. Ama o balon iyi yerleştirilmemişse, löküs çıra gibi tutuşur ve ışık vermez. Çocukluk arkadaşım Behçet Düzgün’ün hatırlattığı gibi: “Endeğe löküsün göğümceği şıkraapduru…” dedirtmemek gerekir. O yüzden bizim neslimiz mükemmeliyetçidir. Her işi en iyi yapmaya çalışır.

O löküsün ışığıyla sandaldan aşağı bakarsın; bugün beş yüz yatın kirası uğruna yok edilen o kısa yalının dibinde[1], azmağın[2] başında, denizin yarım metre altında bir zamanlar Sultan Süleyman’ın ordusunun Rodos seferi için kalyonlara yüklendiği taş iskelenin üzerinde süzülürsün[3]. Denizin iki metrelik dibi, karanlık  geceye rağmen tüm ayrıntısıyla ayağının altındadır. Gürültü ve gösteriş yoktur; sadece deniz, ışık ve senin sabrın. Elinde uzun kemekle[4] parlak kırmızı, yeşil Marmaris kayalarını gözlersin, arkanda  baban küreği sessizce çeker ara sıra da gayığı siya[5] eder.

Ve tam o anda, o ışığın altında bir balık belirir. Kayanın dibinde, kendince güvende, çevresine uyum sağlamış hâlde… Ama panazı ve ışığı görünce, balığın inadı ve çevikliği bir anda buharlaşır. Kaçmaz, saklanmaz; donar. İşte “panaz olmuş balık” dediğimiz hâl budur: Işığın altında felç olmak.

Ama istabot sadece gözleriyle görmez. Derisinde kromatofor denilen denilen özel hücreler vardır. Bu nedenle gözleri panaz da olsa, kollarıyla kaçmaya devam eder ve bir kovuk arar. Bulursa tuzaktan kurtulur. Bulamazsa kemeği yer.

Kemeği yiyen zavallı istabotun bundan sonra yaşadıklarını bilmek istemezsin sevgili genç kardeşim. Önce onu gayığa alırlar. Sonra kıyıya yanaşırlar. Avcısının eline ve her yerine yapışan zavallı istabotun baş kısmında manto kenarında bir tutamak vardır. Derin bir çeneye benzer. Avcı sağ elinin dört parmağını oraya sokar, başparmağı başı kavrar. Sonra sol yumruğu ile o başı içeriye doğru bastırır. Istabotun başının içi dışa, dışı içe geçer. Zavallı istabotun her değeri ve her birikimi ters yüz olmuştur. İstabotun inancı, toprağı, kayası, denizi, bayrağı, kurucusu, dili ters yüzdür artık… Avcısının elinde son mürekkebini de boşaltır ve kendini tamamen teslim eder.

Sırada ‘şırkma’ dediğimiz işlem vardır. İstabot kayaya çarpılarak dövülür ve arada üzerine su dökülür. Bu durumda sabun gibi köpürür ve bir saat içinde de ölür. Bu şekilde canlı canlı marine edilmezse eti sert olur sevgili Marmarisli gençler.  

Şimdi bu yazı niye yazıldı diye soracak küçük hanım ve küçük beyler için Romalı oyun yazarı Plautus ‘Homo Homini Lupus !’ demiş. İnsan insanın kurdudur. Kanunlar, kurallar insanların birbirini yememesi, güçlünün zayıfı, zenginin fakiri ezmemesi için, adaletin, doğruluğun ve barışın tesisi için yapılmıştır. Gelgelelim, artık eskiden saklanan, gizlenen ne varsa artık gözümüzün önünde. Sadece Marmaris’te, Göcek’te, Milas’ta değil, tüm ülkede dağlar yarılıyor, kıyılar betonla kaplanıyor, koylar el değiştiriyor, ormanlar yok ediliyor. Bakıyoruz, görüyoruz, susuyoruz. Panaz olduk.

Kültür ve uygarlık etkileşimi azalan bir toplumda toplumsal hafıza azalırsa toplum yönünü kaybeder; iradesi zayıflayan bir kalabalığa dönüşür. Toplumsal refleksleri felç olur. Panaz görmüş balık gibi donup kalırız ama eğer istabut gibiysek merkezi sinirlerimiz doğru yolu kaybetse dahi kollarımız bizi kurtarır.

Ey Türk istikbalinin evladı, sevgili Marmarisliler,

Hafızasını kaybeden bir toplum, egemenliğini de yavaş yavaş kaybeder. Çünkü egemenlik, sadece sınır çizgisi değil, hatırlayabilme ve harekete geçme gücüdür. Siz bizim kollarımızsınız. Biz yönümüzü bir panaz sebebiyle kaybetsek bile doğru yolu siz bulacaksınız. Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.

Bu vesileyle, bu yazının anafikri için bana ilham veren ve ahtapotun anatomisi hakkında değerli fikirler veren can dostum Behçet Düzgün’e katkıları için teşekkürü borç bilirim.



[1] Ki siz oraya bugün marina dersiniz.

[2] Bu arada azmak nedir diye soran Marmarisli küçük hanımefendiler ve küçük beyefendiler için önümüzdeki sonbahar hızlandırılmış Marmaris ve deniz kültürü ve edebiyatı kurslarımız için kayıtlar yakında başlayacaktır.

[3] 1980 ortalarına kadar Günnücek ormanı ile bugünkü yat limanı arasında suyun yaklaşık bir metre altında teknelerden  görülebilen uzun  bir tarihi taş iskele vardı. Marina inşaatı onu yuttu.

[4] Kemek uzun bir zıpkındır.

[5] Bakınız Marmaris ve Deniz Kültürü Ansiklopedisi ‘Etmessedine’ maddesi.

Cümlede kullanmak için örnek :

 ‘ - Hacımarların İsiyinin torunu siya etmeyi bilmeyen nesil olmaz olsun depduru’.

‘-Etmessedine!’

ÖNCEKİ YAZILARI
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Vedat Bayiskit 3 ay önce
Elinize sağlık.
Mesut Ateş 3 ay önce
Kardeşim yazılarını büyük bir keyifle okuyorum. Her bir yazında dile getirdiğin konular toplum olarak hafızalarımızı canlı tutmamız ve bugünlere nasıl geldiğimizi unutmamamız gerektiğini bizlere hatırlatıyor Kalemine sağlık