Türkiye’de siyaset artık yalnızca partiler arasındaki rekabetin değil; hukuk, ekonomi, kurumlar ve toplumsal güven krizlerinin de merkezinde tartışılıyor. Özellikle son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ve 21. Olağanüstü Kurultayı üzerinden yürüyen “mutlak butlan” tartışmaları, siyasetin yalnızca siyasi aktörleri değil; piyasaları, yatırımcı güvenini ve toplum psikolojisini de doğrudan etkilediğini bir kez daha ortaya koydu.
Çünkü modern dünyada siyaset, yalnızca iktidar mücadelesi değildir. Aynı zamanda ekonomiyi, sosyal huzuru, hukuk düzenini ve uluslararası itibarı belirleyen temel mekanizmadır.
Oysa siyaset biliminin özü çok daha farklı bir anlayışa dayanır. Siyaset; kişisel hesaplaşmaların, kibir savaşlarının ya da güç gösterilerinin alanı değil, toplumun ortak geleceğini daha sağlıklı inşa etme sorumluluğudur. Bu nedenle gelişmiş demokrasilerde siyaset bilimi eğitimi artık lise yıllarından itibaren veriliyor. Çünkü güçlü Devletlerin temelinde; bilinçli vatandaş, güçlü kurumlar ve liyakatli yönetim anlayışı bulunuyor.
Türkiye’de ise uzun süredir siyasal tartışmaların odağı, toplumsal sorunlardan uzaklaşıp kişisel ve partisel çekişmelere sıkışıyor. Oysa vatandaşın gerçek gündemi çok daha ağır:
Hayat pahalılığı…
Ekonomik kırılganlık…
Gençlerin gelecek kaygısı…
Adalet duygusundaki aşınma…
Ve kurumlara duyulan güven kaybı…
Bir siyasi partide yaşanan hukuki kriz, artık yalnızca o partinin iç meselesi olarak kalmıyor. Borsadan dövize, yatırım ortamından dış dünyadaki ülke algısına kadar geniş bir etki alanı oluşturuyor. Çünkü ekonomi yalnızca rakamlarla değil, güven duygusuyla yönetilir.
Güven ise istikrar ister.
Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde siyasi belirsizliklerin uzaması, yatırımcı psikolojisini doğrudan etkiler. Hukuki süreçlerin sürekli siyasetin merkezine taşınması, piyasalarda “yeni bir kriz mi geliyor?” endişesini büyütür. Bu nedenle siyasetçilerin kullandığı dil, kurumların işleyişi ve demokratik süreçlerin sağlıklı ilerlemesi yalnızca siyasi değil, ekonomik açıdan da hayati öneme sahiptir.
Aylar önce bir yazımda şu ifadeyi kullanmıştım:
“Demokrasi her toplumda aynı verimlilikte işlemiyor. Bunun nedeni demokrasinin yanlış olması değil; onu taşıyacak kurumsal kültürün, liyakat anlayışının ve ortak aklın yeterince gelişmemiş olmasıdır.”
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok yapısal sorunun temelinde de bu eksiklik yatıyor.
Önlenemeyen kazalar…
İhmaller…
Plansızlık…
Yönetim zaafları…
Ve toplum vicdanını yaralayan olaylar…
Çoğu zaman bilgi ve yetkinlikten çok sadakatin tercih edilmesinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Oysa Devlet yönetimi; kişisel yakınlıklarla değil, ehliyetle yürütülmelidir.
Tam da bu nedenle “meritokrasi”, yani liyakat temelli yönetim anlayışı artık yalnızca akademik bir kavram değil; toplumsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Meritokrasi, halk iradesini dışlayan bir model değil; tam tersine halk adına görev yapacak insanların en donanımlı, en yetkin kişiler arasından seçilmesini savunan bir anlayıştır.
Çünkü bir ülkenin geleceği, en çok bağıranların değil; en çok bilenlerin söz sahibi olduğu zaman güçlenir.
Dünya artık yeni bir dönüşüm çağından geçiyor. Ekonomiden, diplomasiye, güvenlik politikalarına kadar her alanda uzmanlık belirleyici hale geliyor. Böylesi bir dönemde Türkiye’nin de günü kurtarmaya odaklanan siyaset anlayışından çıkıp; kurumsal akla, liyakate ve uzun vadeli Devlet vizyonuna yönelmesi gerekiyor.
Çünkü güçlü Devletler, güçlü sloganlarla değil; güçlü kadrolarla kurulur.
