Sevgili Marmarisliler, sevgili okurlar,
Babamın bana en kızdığı şey, her işimi son dakikaya bırakmamdı. Bazı eksiklikler eğitimle, tecrübeyle falan düzelmiyor. Yaşımız ilerlese de karakter özellikleri değiştirilemiyor. Örneğin babam şu anda sizin için sonraki yazısını hazırlıyor olsaydı, muhtemelen yazının konusu 18 mart olurdu ki yazı 18 marttan önce yayınlanabilsin. Ben ise Milli Marşımız hakkında ancak 12 martta yazmak durumunda kalıyorum. Çünkü bugün Milli Marşımızın kabulünün 105nci yılı…
Önceki yazımda korkuyu ele almıştık ve hem İran’daki savaştan ve onun muhtemel etkilerinden, hem de Marmaris’in geleceğine yönelik endişelerimizden bahsetmiştik. Milli marşımızın ‘korkma!’ komutuyla başladığını da özellikle vurgulamıştım ki makalemiz sadece bir sızlanma köşesi haline gelmesin ve umut hep taze kalsın…
Her Türk gencinin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm Atamızın nutku 19 mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıktığında ülkenin genel durumunu ve görünüşünü betimlemesiyle başlar:
‘Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu İttifak Devletleri Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta ezilmiş, koşulları ağır bir antlaşma imzalanmış. Büyük savaşın uzun yılları içinde millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi savaşa sokanlar kendi hayatlarının endişesine düşerek memleketten kaçmışlar.’
(...) Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta... İtilaf Devletleri antlaşma hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.
Düşman devletler, Osmanlı devlet ve memleketine maddi ve manevi olarak saldırı halinde, yok etmeye ve bölmeye karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı halde.
Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde olacakları bekliyor. Felaketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevre ve hissedebildikleri etkilere göre kurtuluş çaresi olarak kabul ettikleri önlemlere girişiyor...
Ordu, ismi var cismi yok bir halde. Komutanlar ve subaylar, Dünya Savaşı’nın bunca güçlükleriyle yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri parçalanmış, gözleri önünde derinleşen felaket uçurumu kenarında beyinleri çare, kurtuluş çaresi aramakla meşgul...’
Bu satırları okuyan sevgili Marmarisliler. Bir ülke, bir devlet ve bir millet için bundan daha ümitsiz bir durum olabilir mi? Bu durumda ülkesinin, devletinin, milletinin varlığı için endişelenmemek mümkün mü? Ülken işgal altında ve ordun da Marmaris tabiriyle ‘Ha var, ha yok!’ Bu durumda bir yönetici olarak ya da milletin herhangi bir ferdi olarak korkmamak mümkün mü?
Ama Mehmet Akif şiirine ‘Korkma!’ diye başlamış. Neden?
Çünkü korku yalnızca bir duygu değil, bir milletin iradesini felce uğratabilecek bir tehlikeydi. İşgalin, yenilginin, yoksulluğun ve umutsuzluğun ortasında insanların zihnine yerleşen en büyük düşman korkunun kendisiydi.
Akif bunu biliyordu.
O yüzden marşın ilk kelimesi bir emirdir. Bir millete “ayağa kalk” demenin başka bir yoludur. ‘Biz daha ölmedik!’ demektir. “Korkma!” Çünkü korku bulaşıcıdır. Ama cesaret de öyledir.
Nitekim o günlerde Anadolu’da olan buydu. Mustafa Kemal Paşa’nın Nutkunda ifade ettiği gibi:
‘Bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, koşulsuz bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en kuvvetli düşünce ve mantık şu idi:
Esas olan, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa kavuşmakla sağlanabilirdi. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olma düzeyinden yüksek bir davranışa layık görülemez.
(…) Halbuki Türk’ün onuru ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyidir!
Bu nedenle, ya istiklâl ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.’
Samsun’dan başlayan bu kurtuluş yürüyüşü Amasya’ya, Erzurum’a, Sivas’a ulaştı. Yıllar süren savaşlardan yıpranmış, fakir ve çaresiz bir millet, yeniden bir kurtuluş iradesi etrafında birleşti ve korku duvarı yıkıldı.
İstiklal Marşından bahsedip, yazarı Mehmet Akif Ersoy’a yer vermemek olmaz. Mehmet Akif herşeyden önce mükemmel bir dilbilimciydi. Rüştiyedeki eğitiminde Fransızca, Farsça ve Arapçada sınıf birincisi olarak öne çıkmıştır. Tarım ve veterinerlik eğitimi aldığı için gençliği Osmanlı Devleti’nin Balkanlar, Anadolu ve Arabistan gibi birbirinden çok farklı coğrafyalarında geçmiştir.
1914'te, Harbiye Nezareti'ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine Almanya'ya gitti. İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve Osmanlı'ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı.
İstanbul'a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderildi. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmekti. Mehmet Âkif, Berlin'deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan'da iken aldı ve Çanakkale Destanı'nı kaleme aldı. Şiir, Çanakkale savaşının dehşet ve gayretini, tüylerimizi bugün bile diken diken edecek şekilde anlatır. Gençlerimize zor durumlarda kaldıklarını düşündüklerinde şiirin tamamını okumalarını tavsiye ediyorum :
‘Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe!” desem sığmazsın.
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.’
İşgallerden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir gün sonra, 24 Nisan 1920’de gelen Mehmet Akif, Burdur milletvekili olarak hem Ankara’da, hem de Anadolu’da milli mücadeleyi destekleyen önemli çalışmalar yaptı. Kastamonu’da verdiği vaazın metni tüm cephelere dağıtılmıştır. Ankara Hükümetinin Milli marş yarışmasına, birincilik için para ödülü verilmesi nedeniyle başlangıçta katılmak istemedi ama milletin Hürriyet ve bağımsızlık duygusunu ondan iyi kimsenin ifade edemeyeceğini bilen diğer vekiller onu ikna ettiler.
Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü gazetelerde yayımlandı. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45'te milli marşımız olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar'ül Mesai vakfına bağışladı.
Bu davranış aslında Mehmet Âkif’in karakterini de çok iyi anlatır. O, şiirini bir milletin ruhunu ayağa kaldırmak için yazmıştı. Hayatı boyunca makamdan, paradan ve gösterişten uzak durmuş; inandığı değerleri her şeyin üstünde tutmuştur.
Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere milletimizin bekâsı ve bağımsızlığı için canını ve kanını veren tüm şehit ve gazilerimizi minnetle anıyoruz.
Bugün İstiklal Marşı’nı her okuduğumuzda aslında yalnızca bir şiiri değil, bir milletin korkuya teslim olmayacağını ilan eden bir iradeyi tekrar ediyoruz.
Marşımızın ilk kelimesi tesadüf değildir. Bir milletin hafızasına kazınmış bir çağrıdır: Korkma!

Mazhar T. ABACIOĞLU 4 ay önce
Kim bilir,belki yarın,belki yarından da yakın"
İstiklal Marşı'mızın kabulünün 105.yıl dönümünde,Mehmet Akif Ersoy'u, başta ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları ile Istiklal mücadelemizin tüm kahramanlarını,rahmet ve minnetle anıyoruz.Ruhları Şad olsun.
Sahipsiz vatanın batması haktır. Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.
Mehmet ERDEL 4 ay önce
Mehmet ERDEL 4 ay önce
İsmail Özer Kavlak 4 ay önce
Erol Yucel 4 ay önce