ABD, bir zamanlar Saddam Hüseyin’i “diktatör” ilan edip Irak’ı işgal etti. Savaşın temel gerekçesi; Saddam’ın nükleer ve biyolojik silahlar geliştirdiği, El-Kaide ile bağlantılı olduğu ve bu nedenle “küresel güvenlik için ciddi ve büyüyen bir tehdit” oluşturduğu iddiasıydı.13 Aralık 2003’te yakalandı, Irak Geçici Hükûmeti tarafından yargılandı ve 5 Kasım 2006’da Duceyil’de 140’tan fazla Şii’nin öldürülmesi nedeniyle insanlığa karşı suçtan idama mahkûm edildi.
Benzer bir senaryo Libya’da yaşandı. Muammer Kaddafi, yıllarca Batı tarafından “diktatör” olarak damgalandı. Oysa aynı Kaddafi; anti-emperyalist duruşu, Arap Birliği ve Afrika Birliği’ne verdiği destek, petrol gelirleriyle ülkesini kalkındırması nedeniyle de övülüyordu. Elbette birçok Libyalı onun baskıcı yönetimine ve sosyal politikalarına sert şekilde karşıydı; ölümünden sonra ortaya atılan ağır suçlamalar da tarihin karanlık sayfalarına eklendi. Ama sonuç değişmedi: Ülke parçalandı, istikrar yok oldu.
Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump, dünyanın pek çok yerinde diktatörleri eleştirmek bir yana, adeta toprağa ve mülke değer biçen bir emlak danışmanı diliyle konuşuyor. “Topraklarınızı bana satın”, “satmış olsanız da olmasanız da bunu unutmam”, “yarın öbür gün topraklarınız basılırsa kapıma gelip yardım istemeyin” tehdidi… Bu söylem, eski Türk filmlerindeki ağalık sahnelerini aratmıyor.
Tarih bize şunu gösteriyor: 1945’te Tito, Yugoslavya’yı altı eşit cumhuriyetten oluşan sosyalist bir federasyon olarak kurdu. Ama bastırılan milliyetçilik, Tito sonrası dönemde patladı. Yugoslavya dağıldı; Bosna-Hersek, Hırvatistan, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan ve Slovenya ortaya çıktı. Ülkeler parçalanırken, küresel güçler büyüdü. ABD ise bu süreçlerin neredeyse tamamında sahnedeydi ve parçalanmadan dahada büyüdü.
Bugün ABD’nin dünyaya bakışı giderek tek sektöre indirgenmiş görünüyor: Gayrimenkul. Oysa turizm, bacasız bir fabrikadır. Kültürleri buluşturur, önyargıları azaltır, barışa katkı sağlar. İnsanlar birbirini tanıdıkça, dünya daha yaşanabilir bir yer olur. Marmaris gibi destinasyonlar bunun en somut örneğidir.
Keşke Ukrayna-Rusya Savaşı’ndan kaçan insanlar değil, barış içinde tatil yapmaya gelen turistler olarak gelebilseydiler. Keşke ülkeler ve topraklar satın alınacak mülkler gibi görülmese…
Trump’ın Venezuela’ya yönelik olası operasyonlarını “halkına zulmeden bir diktatörün cezalandırılması” olarak görenler de var. Ancak şu soruyu sormadan edemiyoruz: Gerçekten demokrasi mi ihraç ediliyor, yoksa çıkar mı?
Çoğunlukla Cumhuriyetçiler; özellikle Hispanik seçmenlerin bir bölümü, kırsalda yaşayan ve çok muhafazakâr kesimler. Kendini “çok muhafazakâr” olarak tanımlayan Cumhuriyetçilerin Trump’a desteği tam..
Bilgi çağında cehaletin, vizyonsuzluğun ve popülizmin bir “moda” hâline gelmesi ise asıl endişe verici olan. Uluslararası hukuku hiçe sayan, müttefik ülkelerin topraklarına dahi göz diktiğini açıkça dile getiren bir liderin bu kadar destek görmesi, dünyanın nereye savrulduğunu sorgulatıyor.
