Sokaklarda bir uğultu var;
kiminin adımı hızlı, kiminin nefesi telaşlı…
Ama hepsinin ortak bir yanı:
kafasızlar.
Düşüncesi kesilmiş, boynundan yukarısı silinmiş bedenler
akıyor şehrin damarlarında.
Kapitalizm, zihinleri mevsimlik bir tarlaya çevirdi;
ekmedi, biçmedi, sadece nadasa bıraktı.
Bedenlerse hâlâ çalışıyor;
alışıyor, tüketiyor, yoruluyor, yeniden tüketiyor.
Hazla büyütülmüş bir çocuk gibi,
doydukça acıkan bir iştah var içlerinde.
Alışverişin koridorlarında bir gölge geçiyor;
elinde poşetler, gözünde boşluk…
Barların önünde sıraya dizilmiş yüzler,
karanlığın kapısını açmak için bekleyen
başsız kalabalıklar…
Kırmızı ışıkta öfkeden köpüren sürücüler,
beyinsiz bir hızla birbirine çarpan bedenler…
Ve yukarıda, gökyüzüne yakın odalarda
kravatlıların fısıltısı dolaşıyor:
“Harcamalar artsın…
bedenler hızlansın…
zihinler biraz daha uyusun…”
Dünya, onların ekranlarında
bir pazarlama evreni gibi dönüyor.
Ama bir şehir var ki uzağında bu karmaşanın:
Kopenhag.
Bisiklet seslerinin şiir yazdığı,
sadelik kokan sokaklarıyla
başını kaybetmeyen insanların sığınağı.
Oraya dokunamıyorlar;
çünkü kafa çalıştığında, tüketim zinciri kırılır.
Sonra Netflix’in ışıkları yanıyor gecede.
Bir ekran parlıyor;
küfür, hız, akım, yeni normlar
yavaşça süzülüyor başsız bedenlere.
Bir güncelleme gibi,
sessiz bir öğretmen gibi…
Zihinlerin kapısı yok;
o yüzden her şey içeri kolayca giriyor.
Ve biz…
Bu uğultunun içinde bir kıymık gibi
ayakta durmaya çalışıyoruz.
Bir elimizle kalabalığı itiyor,
diğer elimizle kendi başımızı tutuyoruz
düşmesin diye.
Çünkü biliyoruz:
Bu çağda bedenini korumak kolay,
asıl savaş;
KAFANI KAYBETMEMEK….!
