Kemal Bey’in kalp rahatsızlığı, yalnızca bir sağlık krizi değildi; herkesin planını, niyetini ve rotasını değiştiren gerçek bir dönüm noktasıydı. Bu değişimden etkilenenlerden biri de Arif Bey olmuştu.
Elif Hanım’ın evinden alıp getirmesini istediği, Kemal’e ait tahlillerin ve filmlerin bulunduğu dosyayı aracının ön koltuğuna yerleştiren Arif, Ankara’dan Marmaris’e doğru yola çıktı. Yol uzundu ama zihni daha da yoğundu. Direksiyon başında, bir yandan Kemal Bey’in durumu, bir yandan da Elif’in sesinde bıraktığı o sessiz yorgunluk dönüp duruyordu aklında.
Elif Hanım ise akşamın geç saatlerine kadar Muğla’daki hastanenin yoğun bakım ünitesi önünde, görümcesi Meltem’le birlikte beklemişti. Saatler ağır ağır geçmiş, umutla endişe birbirine karışmıştı. Sonunda herkes gibi o da Marmaris’e dönmüş; Kate ve Paul’le evlerinde geçirdikleri son akşam, ister istemez buruk bir vedaya dönüşmüştü.
Arif, sabaha karşı Marmaris’e vardı. Sabah namazını, mezarlığın yanındaki güzel bir camide kıldı. Ardından Elif’in daha önce adını verdiği, derici Hakkı Bey’in kafesine gidip onları beklemeye başladı. Hakkı, Arif’i yalnız bırakmamış; yanına oturup sohbeti koyulaştırmıştı. Elif’i iki yıldır tanıdığını, onun ne kadar iyi bir insan ve vefalı bir dost olduğunu uzun uzun anlatıyordu.
Sohbet bir noktada Kemal Bey’e geldi. Hakkı, çocuğuna kendi sınıf öğretmeninden özel ders aldırdığından bahsetti. Kemal Bey’in buna ne kadar karşı çıktığını hatırlayıp, onun ne kadar iyi bir eğitimci olduğundan söz ettiler. Arif, Kemal Bey’i fazla tanımadığını dile getirmedi. Bildiği tek şey şuydu:
Kemal Bey iyi bir sınıf öğretmeniydi. Prensipliydi. Bir öğretmenin kendi sınıfındaki öğrenciye özel ders vermesini asla doğru bulmazdı.
“Çocuk sınıfta öğrenemiyor mu da özel ders veriyorsun, deyyus!” derdi; kendine özgü sert ama adil üslubuyla.
Bu anıyı hatırlamak, gerginliğin içinde küçük bir tebessüm bırakmıştı.
Beklenenler gelmişti. Günlerden salı, 8 Mayıs’tı. İki gün sonra Amerikalı misafirlerin İstanbul’dan uçakları kalkacaktı. Kate ve Paul, tüm ısrarlara rağmen gitmek istemiyor; Kemal’in yoğun bakımdan çıkmasını beklemek istiyorlardı. Elif, bir kez daha onları ikna etmek zorunda kaldı. Onu en çok zorlayan da buydu.
Kate’in Elif’e sarılışı, saçlarından ve yanaklarından öpüşü neredeyse çocuksu bir bağlılıktı. Kocası yanında olmasa, bu kadar sıkı sarılışları gören birinin yanlış anlaması işten bile değildi. Ama Kate, Elif’i gerçekten ve içtenlikle seviyordu. Bu sarılmaların ardında, biraz da “Bu hastane ortamında sana yeterince vakit ayıramadım” mahcubiyeti vardı.
Kate ve Paul, Kemal’in tedavi gördüğü Muğla’daki hastaneyi son derece temiz ve düzenli bulmuş, doktorlara güvenmişlerdi. Kemal emin ellerdeydi; bu düşünce, Elif’in içini bir nebze olsun rahatlatıyordu.
Kate ve Paul Efes’e doğru yola çıkarken, Arif de aracıyla Meltem ve Elif’i alıp Muğla’ya, hastaneye geçti. Onlara katılmak isteyen Hakkı’ya ise işinin başında kalmasının daha doğru olacağını söylediler.
“Telefonlaşırız,” dediler.
Küçük, sade ama içten bir vedalaşma oldu.
Hayat, kimseye durup nefes alması için uzun izinler vermiyordu. Herkes, kendi yükünü alıp yoluna devam ediyordu
