Türkiye üzerine konuşurken neredeyse herkesin üzerinde uzlaştığı bir gerçek var:
Bu ülke sahip olduğu coğrafya, iklimi, doğal kaynakları, genç nüfusu, girişimci insan yapısı ve stratejik konumuyla çok daha yüksek bir refah seviyesini hak ediyor.
Dünyanın herhangi bir ülkesinden bir uzmana Türkiye’nin potansiyelini anlatsanız büyük ihtimalle aynı soruyu soracaktır:
“Bu kadar imkâna sahip bir ülkenin insanları neden daha yüksek bir yaşam standardına sahip değil?”
Aslında bu sorunun cevabı sanıldığı kadar karmaşık değil.
Çünkü ülkeleri zenginleştiren şey yalnızca sahip oldukları doğal kaynaklar değildir. Asıl belirleyici olan; Eğitim seviyesi, hukuk düzeni, kurumsal yapı, üretim kapasitesi, teknoloji geliştirme yeteneği ve insan kaynağının niteliğidir.
Bugün vatandaşın günlük hayatına baktığımızda hayat pahalılığı, gelir yetersizliği, barınma maliyetleri ve gelecek kaygısının toplumun geniş kesimlerini etkilediğini görüyoruz.
Bu tabloyu sadece döviz kurlarıyla, enflasyonla ya da küresel ekonomik gelişmelerle açıklamak yeterli değildir.
Çünkü kalıcı refahın ve sürdürülebilir kalkınmanın temelinde üretim vardır.
Bir ülke tükettiğinden daha fazla üretmediği sürece kalıcı olarak zenginleşemez.
Bir şehir sadece turist gelmesini bekleyerek büyüyemez.
Bir ekonomi yalnızca hizmet sektörüne dayanarak uzun vadeli refah sağlayamaz.
Üretim olmadan gelir artışı da sınırlı kalır.
Bugün bunun küçük bir örneğini turizm kentlerinde görmek mümkün.
Bayram döneminde hareketlilik yaşayan Marmaris’te, bayramın hemen ardından çarşıların sakinleştiği, turist sayısının azaldığı ve otellerde doluluk oranlarının düşmeye başladığı konuşuluyor.
Bu durum aslında sadece Marmaris’in değil, Türkiye ekonomisinin genel yapısına dair önemli bir gerçeği de ortaya koyuyor:
Sadece sezona bağlı gelirlerle güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomik yapı kurmak mümkün değildir.
Turizm elbette çok değerli bir sektördür.
Ancak bir ülkenin ekonomik gücü; sanayisiyle, tarımıyla, teknolojisiyle, lojistiğiyle, ihracatıyla ve yüksek katma değer üreten işletmeleriyle ölçülür.
Kalıcı kalkınma için fabrikaların bacasının tüttüğü, tarımın verimli olduğu, teknolojinin geliştirildiği ve gençlerin üretime katıldığı bir ekonomik model gerekir.
Ekonominin temel kuralı son derece nettir:
Talep artarken üretim artmıyorsa fiyatlar yükselir.
Nüfus büyürken yatırım yapılmıyorsa işsizlik artar.
Tüketim yükselirken verimlilik artmıyorsa refah kalıcı hale gelemez.
Bu nedenle kalkınmanın yolu daha fazla üretmekten, daha verimli çalışmaktan ve daha yüksek katma değer oluşturmaktan geçmektedir.
Ancak üretimin de bir ön şartı vardır:
Nitelikli eğitim.
Ezbere dayalı değil; araştıran, sorgulayan, analiz eden, problem çözen ve yenilik geliştiren bireyler yetiştirmeden teknoloji üretmek mümkün değildir.
Bugün Dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıldığında ortak özelliklerin birbirine benzediği görülüyor.
Güçlü eğitim sistemi.
Bağımsız ve güven veren hukuk düzeni.
Şeffaf ve hesap verebilir kurumlar.
Yüksek verimlilik.
Bilim ve teknoloji yatırımları.
Ve en önemlisi, uzun vadeli planlama kültürü.
Bilinçli toplumlar yalnızca haklarını bilen toplumlar değildir.
Aynı zamanda sorumluluklarının da farkında olan toplumlardır.
Vergisini öder, kurallara uyar, üretir, katma değer oluşturur ve ortak geleceğe katkı sunar.
Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de budur.
Enerjimizi sürekli siyasi tartışmalara, kutuplaşmalara ve birbirimize laf yetiştirmeye harcamak yerine üretime, eğitime, teknolojiye ve verimliliğe yöneltmek zorundayız.
Çünkü hiçbir ülke sadece konuşarak kalkınmadı.
Hiçbir ekonomi sosyal medya tartışmalarıyla büyümedi.!!!!!!
Hiçbir toplum sloganlarla zenginleşmedi.!!
Refahın yolu çalışmaktan, üretmekten, yatırım yapmaktan ve geleceği planlamaktan geçiyor.
Gelir dağılımının daha adil olduğu, gençlerin umutla geleceğe baktığı, emeklilerin geçim sıkıntısı yaşamadığı, esnafın iş yapabildiği, çiftçinin üretmekten vazgeçmediği ve yatırımcının önünü görebildiği bir Türkiye hayal değildir.
Ancak bunun gerçekleşmesi için yönümüzü tartışmanın gürültüsüne değil üretimin gücüne çevirmemiz gerekiyor.
Çünkü ülkeleri yükselten şey siyasi sloganlar değil, eğitimli insan gücü; hamaset değil, verimlilik; tartışmaların gürültüsü değil, üretimin sesidir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir ülke ne kadar konuştuğuyla değil, ne kadar ürettiğiyle zenginleşir.
