Bugün 24 Temmuz…
Takvim yapraklarında sadece bir tarih gibi görünse de bizim için çok daha fazlasını ifade ediyor. Bugün, Türk basınında sansürün kaldırıldığı gün. Gazetelerin ilk kez sansür memurlarının denetiminden geçmeden yayımlandığı, kalemin biraz daha özgürleştiği gün…Aradan 118 yıl geçti.Teknoloji değişti, gazetecilik değişti, haber artık saniyeler içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor ama değişmeyen bir gerçek var; gazetecilik hâlâ zor, hâlâ fedakârlık isteyen ve her şeyden önce cesaret gerektiren bir meslek.
Hele ki yerel basında…
Marmaris'te 7 yıldır gazetecilik, medya sektöründe 25 yıldır editörlük ve yönetmenlik yapan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bu meslek, uzaktan göründüğü kadar kolay değil. Kimin gerçekten basın mensubu olduğu, kimin eline bir telefon ya da kamera alıp kendisini gazeteci ilan ettiği, zaman zaman yetkili kurumlar tarafından bile ayırt edilemez hale gelmişken, bu mesleği hakkıyla yapanların emeğini görmezden gelmeyelim.
Gazetecilik; masa başında birkaç satır yazmaktan ibaret değildir.Kimi zaman 40 derece sıcağın altında saatlerce haber beklersiniz. Kimi zaman günlerce süren orman yangınlarında dumanın içinde görev yaparsınız. Sel olur, ilk koşanlardan biri siz olursunuz. Trafik kazası olur, kan gölüne dönmüş bir olay yerinde insanların acısına tanıklık ederken kamuoyunu doğru bilgilendirmeye çalışırsınız. Bayramınız olmaz, tatiliniz olmaz, gece gündüzünüz olmaz. Çünkü haber beklemez.Bütün bunları yaparken tek amacınız vardır; halkın doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak.Gazeteci soru sorar çünkü sormak görevidir.Gazeteci eleştirir. Çünkü eleştiri, kamu adına yapılan bir denetimdir. Gazeteci; yetkiliye ulaşamayan, derdini anlatamayan, sesini duyuramayan vatandaşın da sesidir. Sorulmayan her soru, cevapsız bırakılan her sorun, toplumun kaybıdır.
Ne yazık ki zaman zaman soru soran gazeteci rahatsız edici bulunuyor. Oysa rahatsız eden gazeteci değil, ortaya çıkan gerçeklerdir. Gazetecinin görevi alkışlamak değil; araştırmak, sorgulamak ve doğruları kamuoyuyla paylaşmaktır bunu yaparken de kişisel değil, kamusal bir sorumluluk taşır.
Yerel basın ise bu mücadelenin en zor tarafıdır büyük bütçelerle değil, çoğu zaman büyük fedakârlıklarla ayakta kalmaya çalışır. Bir ilçenin hafızası olur, bir mahallenin sesi olur. Görülmeyeni görür, duyulmayanı duyurur. Bazen tek başına mücadele eder ama yine de kalemini bırakmaz.
24 Temmuz'u sadece çiçeklerle, kutlama mesajlarıyla geçirmek yeterli değildir. Basın özgürlüğünü gerçekten savunmak; görevini yapan gazetecinin yanında durmak, soru sormasını doğal karşılamak ve halkın haber alma hakkına sahip çıkmakla mümkündür.
Çünkü özgür olmayan bir basın, sadece gazeteciyi susturmaz; toplumun gerçekleri öğrenme hakkını da elinden alır.
Bugün aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinin de yıl dönümü. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye'nin bağımsızlığı ve egemenliği uluslararası alanda tescil edildi. Kurtuluş Savaşı'nın siyasi zaferi olarak kabul edilen Lozan, genç Cumhuriyet'in dünyadaki yerini belirleyen tarihi bir kilometre taşı oldu.
24 Temmuz bu nedenle yalnızca gazetecilerin günü değildir. Bir yanda bağımsızlığını dünyaya kabul ettiren bir milletin gururu, diğer yanda özgür basının simgesi…
Dileğim; gazeteciliğin gerçekten gazetecilik yapanlarla anıldığı, emeğin değer gördüğü, soru soran kalemlerin susturulmadığı, basın özgürlüğünün sadece bir temenni değil, hayatın vazgeçilmez bir gerçeği olduğu nice 24 Temmuz'ları birlikte yaşayabilmek…
Kalem, ancak özgür olduğunda gerçekten halkın sesi olabilir.