Her kavuşma bir vedayı doğururken, sessizce giyindiğin o hüznü yasamak insancasına sana nasip olmuşsa ne mutlu sana gönlüm.
Her gece semaya dönen yüzünün ortasında kanayan gözlerinin ardında yıkanıp durulanan bir yaran varsa ne mutlu sana gönlüm.
Ne mutlu sana, demek yana yana öğreneceksin derinlere inip derin kalmayı. Gülüp geçeceksin küçük bir çocuğun saf temiz gülümseyişiyle aldırmadan üzenlere. Erdemli duygularla anlamlı cümleler kuracaksın gözlerin ıslak olsa bile. Belki herkes anlamaz dilinden ama hep belli olacak yürüdüğün sokaklar. Tanıyacaklar seni gülümsemenden ve gözlerinden. Konuşmasan da anlaşılacak maksadın bütün zıtlıklara tezat.
Hal insan olma haliyse beden herkeste var lakin hakkınca haklıca halleşen gönül duyguca zenginleştikçe derinleşecek hüzünler.
Ben beni bilirim benden uzakta sabaha yakın, geceye uzak. Sayılı nefeslerden harcanan zamanın kollarında yalnız ve sabırsız, kavuşmak için sabaha sarılmak için koşan gönlüm.
Neler çektim neler senin elinden bir türlü herkes gibi sıradan ve öylesine uğrayamadın sen bu vedaların kapısına. İlla ıslayıp ıslayıp yakacaksın beni. Sebebini bilmediğim hüzünlerin sarmalanıp döşümü dövüşünü izleyeceksin sen yine ey ukala zaman. Bir ölüm, bir ayrılık, bir siyah palto ve ayaklarımın umuda yolculuğu. Yıkılır zaman altında kalmayı seçersen, durma gönlüm yürü yerinde dursun her şey yıkılmadan, yürü canin yansa da yılmadan.
Bir ölüm, bir ayrılık, ve bir siyah palto yürürken beyaz çiçeklerin sardığı resme neler hissettim ben neler de diyemedim kimseye. Bir ölüm eksiltti bizi içimizden taaa derinlerden vururken gönlümün en yumuşak yerine kayıplarım. Belki doksan yıllık bir dönüşün ters düz oluşuydu ellerimi sıkan. Solgun yüzlerin solgun sesleri arasında oynaşan şeker çocukları bilmeden aynı sona varacaklarını neşe dağıtıyorlar süt dişlerini göstererek.
Soruyorum gönlüm sana sen hangi baharda solacaksın? Yoksa kışa kalıp ağlayacak mısın? Herkes gidiyor vakti gelince sen neden ısrar ediyorsun?
Biliyorum gölüm ne kadar dik başlı ukala olduğunu, bir kere de umursa be ne derler diye. Ne kadar başı boş, başına buyruk ve bir o kadar da incesin, neden? Kimedir senin tavrın? Bu umursamaz hallerinin altında yanık yanık tellerin melodisi içinde erir kaybolur gidersin.
Daha yeni başlıyoruz ey gönlüm. Rüzgâr esmeden dal kırılmadan duyarsın yaprağın sesini.