“Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.”
Bu cümle, modern demokrasilerin neredeyse dokunulmaz kabulü.
Peki ya artık sorgulanması gerekiyorsa?
Bugün içinde yaşadığımız siyasal düzen, sandığı kutsallaştırırken liyakati çoğu zaman görünmez kılıyor. Seçimler yapılıyor, oylar sayılıyor, iktidarlar değişiyor; fakat değişmeyen bir şey var: yetersizlik, kayırmacılık ve partizanlık. Demokrasi, halk iradesinin temsili olmaktan giderek uzaklaşıp, profesyonel siyasetçilerin yaşam boyu süren bir kariyer alanına dönüşüyor.
ABD’de bile seçim sonuçları, bilgiyle değil aidiyetle şekilleniyor. Kırsal-kentsel, eğitimli-eğitimsiz ayrımları derinleşirken, “oyların eşitliği” meselesi tartışma konusu oluyor. Bir dönem büyük tepki çeken “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” sözü, aslında yanlış alanlara çekildi. Burada kastedilen küçümsenme değil; liyakat eksikliğinin sistematik hâle gelmesiydi.
İşte tam bu noktada, uzun süredir göz ardı edilen bir kavram devreye giriyor.Meritokrasi.
Meritokrasi; yönetim gücünün liyakat, yetenek, bilgi ve etik yeterlilik temelinde dağıtılmasını savunan bir anlayıştır. Latince meritum kökünden gelir; “hak etmek” anlamını taşır. Bu sistemde yükselmenin yolu sadakatten değil, bilgiden ve yetkinlikten geçer.
Bu anlayışta:
-Yaşam boyu siyasetçilik yoktur.
-Seçim vaatleriyle pazarlanan umutlar yoktur.
-Kapalı kapılar ardında kurulan ittifaklar yoktur.
-Dokunulmaz liderlikler, oligarşik parti yapıları yoktur.
-En önemlisi, kamusal gücün liyakatsiz ellerde dolaşımı yoktur.
Bugün siyasi partilere aktarılan milyarlarca liralık kamu kaynağı, sorunun yalnızca siyasal değil, maddi bir boyutu olduğunu da gösteriyor. 2025’te 5,1 milyar lirayı aşan hazine yardımı, 2026’da 6,4 milyara ulaşıyor. Bu kaynakların kimler tarafından, hangi yeterlilikle ve ne ölçüde toplumsal fayda üreterek kullanıldığı ise neredeyse hiç sorgulanmıyor. Oysa mesele yalnızca para değil; yetkinliğin yokluğunda gücün kimde toplandığıdır.
Meritokrasi çoğu zaman “elitizm” ile karıştırılır. Oysa elitizm kapatır, meritokrasi açar. Seçkinleri değil; emeği, çabayı ve fırsat eşitliğini yüceltir. Kayırmacılığı reddeder. Her bireyin, kendi potansiyeli ölçüsünde yükselebileceği bir düzeni savunur. Halkı dışlamaz; aksine, halkın nitelik temelinde güçlenmesini hedefler.
Buradan partisiz demokrasi fikrine uzanmak mümkündür: Partilerin resmî olarak belirleyici olmadığı, halkın doğrudan ve periyodik biçimde temsil edildiği bir yönetim modeli… Elbette bu düzende de gruplaşmalar olacaktır. Ancak bu gruplaşmalar ideolojik sadakatten değil; ortak akıl ve yetkinlikten doğar. Temsil, sloganla değil; bilgiyle kurulur.
Meritokrasi, demokrasinin alternatifi değildir. Onun eksik bıraktığı adalet duygusunu tamamlama arayışıdır. Sandığın meşruiyetini reddetmez; ama sandığın tek başına yeterli olmadığını söyler.
“Kim seçildi?” sorusundan önce,
“Kim ehil?” sorusunu sorar.
Belki de asıl devrim oy pusulasında değil, ölçütlerimizde başlar.
Belki de gerçek demokrasi, çoğunluğun değil; hak edenin yönettiği yerdir.
Ve belki de artık şu soruyu sormanın zamanıdır:
Liyakatli yönetimler kurulmazsa, dünya daha büyük krizlere ve çatışmalara sürüklenmeyecek mi?
Gidişat, bu soruyu görmezden gelmenin bedelinin ağır olacağını gösteriyor…
Netice ortada.
