USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

DÜNYAYI SAVAŞIN EŞİĞİNDE TUTANLAR

07-02-2026

Dünya, uzun zamandır bir eşikte duruyor. Ne tam anlamıyla barışta ne de açık bir savaşta. Bu eşiği canlı tutanlar ise çoğu zaman savaşı yaşayanlar değil, savaştan beslenenler. Çünkü savaş, yalnızca yıkım değil; aynı zamanda bir düzen, bir ekonomi ve bir iktidar biçimidir.

 Kimse babasının hayrına savaş çıkarmaz. Silah üreten, düşman üretmek zorundadır. Düşmanlık sürdükçe düzen de sürer. Bu yüzden asıl soru şudur: Sorun yanlış yönetimler mi, doymak bilmeyen iktidar arzusu mu, yoksa insanlığın hâlâ sıyrılamadığı ilkel refleksler mi?

 Böylesine teknolojik bir çağda, cehaletin ve şiddetin artması bir çelişki gibi görünür. Oysa belki de değildir. Bilgi çoğalır, ama bilgelik artmazsa; akıl keskinleşir, ama vicdan gelişmezse, teknoloji yalnızca yıkımı hızlandırır. Bilgi çağında yaşıyoruz, fakat merhamet çağında değiliz. En büyük trajedi de burada başlar.

 İnsanlık tarihi ilerleme fikri üzerine kuruludur, ancak bu ilerleme her zaman ahlaki bir yükseliş anlamına gelmez. Bugün hâlâ insanlar ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Daha iyi bir yaşam umuduyla denizlere açılan kadınlar, çocuklar, yaşlılar…

Ege denizi, bir sınır değil yalnızca; aynı zamanda sessiz bir mezarlıktır. Dili olsa, insanlığın utancını anlatırdı.

 

Gazze’de ölenler…

Suriye’de yıllardır süren iç savaş…

Ukrayna’da, dünyanın gözleri önünde normalleşen ölümler…

 Ölüm bile sıradanlaştığında, insanlık da anlamını yitirir. Kaybedilen hayatlar, haber bültenlerinde , sıradan bir haber gibi,rakamlara dönüşür. En çok çocuklar ve kadınlar ölür; en az onlar konuşulur. Siyaset, bu kayıpları soğuk cümlelerle anar. Acı, yönetilebilir bir veri hâline gelir.

 Doğal afetlerin verdiği yıkım yetmezmiş gibi, insan insanın felaketi olur. Doğa yıkar; insan ise hesaplayarak yok eder.

 Ve yine de aynı dünyada, bazı ülkeler refah, mutluluk ve iyi yönetişim endekslerinin zirvesindedir. Bu bir tesadüf değildir. İskandinav ülkelerinin başarısı yalnızca ekonomiyle, kaynaklarla ya da tarihsel şansla açıklanamaz. Asıl fark, insana bakışta gizlidir.

 Bu toplumlarda görünmez ama belirleyici bir ilke vardır: liyakat.

Yönetim bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Devlet, kendisini yönetenlerin ihtiraslarını değil, yurttaşlarının yaşam kalitesini merkeze aldığında anlam kazanır. Ayrıştırmayan, dışlamayan, herkesi kapsayan bir adalet duygusu üzerine kurulur.

 Meritokrasi yeni bir düşünce değildir. Platon, Devlet’te, en iyi düzenin erdem sahibi insanların yönettiği düzen olduğunu söyler. Yönetim erdemden koptuğunda ise, iktidar önce çıkar gruplarının, ardından keyfiliğin eline geçer. Bugün demokrasilerin yaşadığı kriz tam da budur: Yasalar vardır, ama adalet hissi yoktur. Kurallar işler, fakat vicdan susar.

 Dünyada saf anlamıyla meritokrasiyle yönetilen bir ülke yoktur. Ancak İsviçre, Danimarka, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde sistem, sadakati değil yetkinliği ödüllendirmeye daha yakındır. Bu yüzden kamusal kararlar kişisel çıkarın değil, ortak iyinin etrafında şekillenir.

 Buna karşılık birçok ülkede görünmez zincirler vardır. Kim, kimi tanıyorsa o kadar yükselir. Liyakat, bir ilke olmaktan çıkar; süslenmiş bir kelimeye dönüşür. Herkes sistemden yakınır, ama kimse onu gerçekten değiştirmek istemez. Çünkü herkes, bozuk düzenin bir yerinden tutunmuştur.

 Oysa meritokrasi yalnızca adalet vaat etmez; aynı zamanda sorumluluk yükler. Başarıyı görünür kıldığı gibi, başarısızlığı da saklanamaz kılar. Bu yüzden rahatsız edicidir. Belki de bu nedenle sürekli ertelenir.

 Mevlâna “Kim olursan ol, gel” derken bir yönetim modeli değil, bir insanlık çağrısı yapıyordu. Yunus’un şiirinde barış, dalga dalga yayılır. Yaşar Kemal ise insanlığın yorgunluğunu şöyle özetler:

“Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”

Sorun yalnızca nasıl yönetildiğimiz mi, yoksa kimin bizi yönetmesine razı olduğumuz mu?

 Çünkü nihayetinde, her şey insanın daha huzurlu, daha onurlu ve daha anlamlı bir hayat yaşayabilmesi için var olmalı

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?