Yılın son günleri…
İnsan, takvim yapraklarından çok kendi hafızasını karıştırır bugünlerde. Neyi yaşadığını, neyi ertelediğini, neleri geride bıraktığını düşünür. Yeni bir yıl yaklaşırken hep aynı cümleleri kurarız: yeni umutlar, yeni başlangıçlar… Herkes hem kendi derdinden kurtulmak ister hem de bir dert seçecek olsa yine kendi derdini seçer. Bu ilginç paradoks sürer gider. Ama çoğu zaman unuturuz; insan nereye giderse gitsin, kendini de beraberinde taşır.
Belki bu yüzden yılın sonuna masallar yakışır. Gerçeğin sertliğini biraz yumuşatan, kalbi usulca ısıtan masallar… İçinden umudu çekilip alınmış birine yeniden başlama cesareti verir bazen; bazen de sadece kahve bahane olur, sohbet kadar iyi gelir.
Peki bu yıl sizden bazı şeyleri alsalar? Acılarınızı alsalar, duyarsızlaşsanız, hiç canınız yanmasa… Korkuyu alsalar, yerine cesaret verseler, hiçbir şey sizi durduramasa… Yeniden başlasanız ama aynı siz olarak… Hep haklı olsanız… Kalabalıklar verseler; çok zengin, çok popüler olsanız ama her şey sahte gülüşlerle dolu olsa… Zamanı alıp sonsuzluk verseler… Her şeyi bilseniz ama merak duygunuzu kaybetseniz… Herkes sizi sevse ama siz kimseyi sevemeseniz… Başarılar verseler ama huzur olmasa…
İşte tam bu noktada insan durup düşünmek zorunda kalıyor: İstediğimiz şeyler bunlar mı, yoksa bunların bizden götüreceklerini mi görmezden geliyoruz?
Okuyanlar hatırlayacaktır Büyü Dükkânı’nı. Hani her şeyin bulunduğu, “yok” kelimesinin hiç uğramadığı o dükkânı… İnsanların hayatta en çok istediklerini almak için kapısından içeri girdiği yeri… Elbette bir şartla. Çünkü hayat gibi, o dükkânda da hiçbir şey bedelsiz değildir. İstediğimiz şeylerin bedelleri olduğunu hatırlamayı unuttuğumuz o hikâye; hala hatırlanacak zamanlardayken kendimize biraz kazı yapmamız için iyi bir fırsattır. Hadi hatırlayalım.
Uzak diyarların birinde, Marmaris gibi yeşilin ve mavinin her tonunu barındıran bir ülkede, uçsuz bucaksız bir ormanın içinde bir Büyü Dükkânı varmış. Bir şeye sahip olmak isteyenler, ne kadar uzak olursa olsun yolları göze alır, istedikleri şey için bütün servetlerini vermeye hazır halde bu dükkana gelirlermiş. Dükkanın sahibi bilge mi bilge, yaşlı bir adammış. Her sabah kahvesini alır, sallanan koltuğuna oturur, ormanın sessizliği içinde yolu seyredermiş. Bir müşterinin gölgesinin yola düşmesini, kapıya yaklaşan adımların sesini uzaktan fark etmeyi severmiş. Çünkü bilirmiş; bu kapıdan içeri giren herkes bir şey istemez, aslında bir şeyden kurtulmak istermiş.
Bir gün kapı çalınmış. İçeri, atkısını çözmeye çalışan, soğuktan kızarmış elleri olan bir adam girmiş. Dükkan sahibi onu sessizce içeri almış, ısınması için bir fincan kahve uzatmış. Adam kahvesini içerken etrafına bakmış; raflar doluymuş ama bu kalabalığın içinde tuhaf bir düzen, insana güven veren bir sükunet varmış. Nereden başlayacağını bilememiş. Dükkan sahibi ise acele etmemiş, sadece gözlerinin içine bakmış.
“Çok uzaklardan geldim,” demiş adam sonunda. “Aradığım şeyi yalnızca sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler.”
“Ne istiyorsunuz?” diye sormuş dükkân sahibi.
Adam derin bir nefes almış: “Ben elli beş yaşındayım. Yolun yarısını çoktan geçtim. Hatta sonuna yaklaştım sayılır. Buna tahammül edemiyorum. Bugüne kadar yaşadığım hayatımı geri istiyorum.”
“Elbette mümkün,” demiş dükkân sahibi. “Ama geri istediğiniz hayatı biraz anlatır mısınız bana?”
Bu soru adamı geçmişine götürmüş. Yanlış kararlar, kaybedilen yıllar, yarım kalmış sevinçler, ertelenmiş hayaller gözünün önünden geçmiş. Hepsi birbirine karışmış, geriye yalnızca ağır bir hüzün kalmış.
“Çok hata yaptım,” demiş adam. “Yanlış insanlara güvendim, yanlış insanları sevdim, bir çok hata yaptım. Hayatımı, zamanımı savurdum. Dostlarım oldu, beni teselli ettiler ama içimdeki pişmanlığı kimse silemedi. Kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Sahip olduğum her şeyden vazgeçmeye hazırım.” Dükkân sahibi biraz eğilmiş: “Yıllarınızı geri almak için her şeyinizi vermeye hazırsınız ama ben sizden yalnızca tek bir şey isteyeceğim.”
Adamın yüzü aydınlanmış. “Ne isterseniz.”
“Belleğinizi,” demiş dükkân sahibi. “Hafızanızı.” Adam donup kalmış. “Yani… yaşadığım hiçbir şeyi hatırlamayacak mıyım?”
“Evet,” demiş dükkân sahibi. “Ne beni, ne burayı, ne de neden geldiğinizi hatırlayacaksınız. Her şeye sıfırdan başlayacaksınız.”
Adam bir süre sessiz kalmış. Sonra yavaşça başını sallamış. “Anlıyorum,” demiş. “Elli beş yılın bedeli buysa, vazgeçiyorum. Benliğimden vazgeçemem. Buraya geçmişimi almak için gelmiştim ama şimdi yaşamımı alıp gidiyorum.” Teşekkür etmiş, kapıdan çıkmış.
Dükkân sahibi, adamın ormanda kaybolan siluetini izlerken içinden şunu geçirmiş:
Geçmişini unutanlar, onu yeniden yaşamak zorunda kalır. (Seneca)
Hafızanın ne kadar değerli olduğunu bize hatırlatan, bir beyin cerrahının kalpten yazdığı James R. Doty’nin The Magic Shop adlı kitabındaki bu yüzleşme kurgusunu Yeşim Türköz ne güzel anlatmış. Hayata yeniden döndüren bir kalp masajı gibi bir yüzleşme değil mi? Ödenen bedelleri usulca gözlerimizin önüne çıkarırken, insana şu soruyu sorduruyor: Yeniden dünyaya gelsen, yine kendini seçer miydin?
Genellikle en iyi bildiğimizi seçiyoruz. Ama yine de devam edelim. Karşımıza çıkanlara biraz bakalım; çünkü onlara bakmazsak rota yeniden hesaplanmayacak. Ne oldu bize, bize neler oluyor?
Sabah yorgun uyanıyoruz. İçimizden gelmeyen, nerede kaybolduğunu bilmediğimiz heyecanlar var. Kendimize kızmaktan vazgeçmediğimiz anılar… Mutlu olmaya dair ne az şey hatırlıyoruz. Gülümsememiz yüzümüze en çok yakışan hâliyle sanki resimlerde kaldı. Yerini doldurmayan anlamsız bir boşluk hissi, içten içe sönen duygular, anlatsak da kimsenin anlamayacağını düşündüğümüz şeyler…
Bir şeyler yapmaya çabalayıp olmaması… Hiç eskisi gibi olmayacağını bildiğimiz o hissin yerleşmesi… Eskiden misafir gibi gelen duyguların artık biz olması… Fazla sorumluluk almaktan, mutlu olduğumuz şeyleri sürekli ertelemekten, kırıldığımız şeylerin artmasından mı; hayatı yaşamak yerine katlanıyor gibiyiz. Hayatta kalmakla yaşamak aynı şey miydi acaba?
Bir de şunlar var: Sabah aynaya bakıp kendini tanıyamamak, gözlerinin içindeki ışığın ne zaman azaldığını hatırlayamamak. “Biraz dinlensem geçer” dediğin yorgunlukların her sabah kaldığı yerden başlaması. Telefonuna bakıp mesajları ertelemek, herkese geç dönmek, kimseye açıklama yapacak hâlin kalmaması. Kalabalıkların içinde yalnız hissetmek, yalnız kaldığında da kalabalığı aramak. Eskiden seni heyecanlandıran şeylerin şimdi sadece yapılacaklar listesinde durması. “Hiçbir şey eskisi gibi değil artık” demekle “iyiyim” demek arasındaki farkın büyümesi.
Bir şeyler anlatmak isteyip nereden başlayacağını bilememek; çünkü anlatacakların bir cümleye sığmıyor. Kendini sürekli idare ederken bulmak, başkalarına gösterdiğin anlayışı kendinden esirgemek. Bir zamanlar kolayca güldüğün şeylere şimdi sadece başını sallamak. Gece yatmadan önce “yarın başka olsam” diye düşünmek, sabah uyanınca yine aynı yere düşmek. Kendinle ilgili umutları sessizce rafa kaldırmak, “şimdi sırası değil” diyerek. Ve bazen, hiçbir şey çok kötü değilken bile her şeyin biraz eksik olması.
Zaman parçalanıyor, umut aşınıyor. Nasıl oluyor bu? Hız… durmak bilmeyen bir hızla oluyor. Hız toplumu artık birlikte yaşanan değil, birlikte yarışılan bir koşuşturma. İnsan geleceğini düşünecek bir boşluk bulamıyor. Oysa umut etmek, hayal kurmak boşluk ister; durup düşünmeyi, hissetmeyi, kendini dinlemeyi ister. Biz mutsuz değiliz aslında. Yorgunuz arkadaşlar. Öyle bir yorgunluk ki insan kendi yolunun ortasında bir taş gibi kalakalıyor; hem de kendi yolunu kaplayan bir taş gibi.
Eskiden umut, bireyin kendisinden büyük bir şeye yaslanırdı: bir gelecek fikrine, birlikte hayal edilen bir yarına… Şimdi ise “her şey senin sorumluluğun” diye kucağımıza bırakılmış bir dünya var. Başaramazsan senin yüzünden. Mutlu değilsen senin eksikliğin. Bu yük insanın omuzlarını çökertiyor. Émile Durkheim’ın söylediği gibi, toplumsal bağlar zayıfladığında birey anomi yaşar; yani neye tutunacağını bilemez. Umutsuzluk tam da buradan doğar. Eskiden gelecek bilinmezdi ama tasarlanabilirdi. Bugün ise ekonomik olarak kırılgan, politik olarak güvensiz, ekolojik olarak tehdit altında bir dünyayı idare etmeye çalışıyoruz. Artık derdimiz hayal kurmak değil, hayatta kalmak. Umut, gelecek düşleri ve yarın planları yerini “bugünü nasıl atlatırız” sorusuna bıraktı.
Bir yandan da durmadan şunu duyuyoruz: “Güçlü ol.” “Hadi değiş.” “Kalk, devam et.” Ama dayanışma azaldıkça umut da azalıyor. Çünkü umut tek başına taşınan bir yük değil. Zygmunt Bauman’ın söylediği gibi yaşadığımız çağ akışkan; ilişkiler geçici, bağlar kırılgan, güven kolayca dağılan bir şey. Gelecek belirsiz; tutunacak dallar sanki şarkılarda kaldı.
Bir de fark etmeden umudu satılan bir şeye dönüştürdük. Kişisel gelişimin bin çeşidi, motivasyon üstüne motivasyon, pozitif düşünce endüstrisi… Bu iyimser olma baskısı yüzünden üzülmeye, dert yanmaya utanır hâle geldik. Oysa insanın kırılmadan tutunabileceği şeylere ihtiyacı var; ama büyük vaatlere değil. Umudun tükenişi, insanların iyi olmaktan vazgeçmesi değil; iyi olmayı tek başına başaramayacağını fark etmesi aslında.
Umut, her şeyin iyi olacağına inanmak değil; bu hayatın içinde kendin için biraz daha yer açabilmektir.
İnsanız arkadaşlar. Bir kez ayağa kalktık, yine kalkacağız ama önce nereden kalkamadığımızı, konfor alanlarımızı ve dayanışmanın gücünü hatırlayarak. “Küllerinden bir millet doğdu” diye anlattığımız destanlar gibi, insanlık da bu yorgunluktan nasıl kalkacağını hatırlayacak.
Yaşadığımız yorgunluğu en iyi anlatan örneklerden biri Muzaffer Şerif’in Robbers Cave Deneyi’dir. Bir yaz kampında çocuklar iki gruba ayrılır. Birbirlerinden habersizdirler. Her grubun kendi amblemi, bayrağı, kuralları vardır ve “biz” duygusu oluşur. Sonra gruplar bir araya getirilir ve oyunlarla karşı karşıya getirilir. Ödüller, rekabet, karşılaştırmalar… “Biz iyiyiz, onlar kötü.” Alay, dışlanma, hakaret, karalama, düşmanlık, hatta fiziksel çatışma… Yan yana olmak yetmez. Ancak ortak üst hedefler devreye girdiğinde, tek bir grubun çözmesinin imkânsız olduğu sorunlar ortaya çıktığında birlikte düşünmek mecburi hâle gelir. Düşmanlık azalır, güven başlar. “Biz ve onlar” yerine yeniden “biz” duygusu doğar. Ortak tehdit ve ortak hedef grupları birleştirir. Büyük ve inkâr edilemez bir hedef olmadan birleşme olmuyor. İnsanın ayağa kalkışı bireysel başlar ama kalıcı olan ortak bağla mümkündür. İnsanları bir araya getiren şey insan oluşları değil, birlikte üstesinden gelmek zorunda kaldıkları şeylerdir.
Hani o sevgiliyi terk etme repliğindeki gibi: “Biz ayrı dünyaların insanlarıyız…” Birlikte olmaya ikna olmak değil, birlikte olmaya mecbur kalmak. Tek başına bozmadığımız bu dünyayı tek başına düzeltemeyiz. Bu yüzden yorgunuz ve tükenmişlik her yeri sardı. Çok konuşulan değil, çok çalışılan; aynı düşmanı seçerek değil, birlikte geleceği kaybetmemek isteyerek…
Dünya bize sesleniyor arkadaşlar. İklim krizi var; ama farkında mıyız, kim çözsün diye bekliyoruz? Göç var; her yerden bir yerlere tutunmaya çalışan insanlar var. Ekonomik eşitsizlikler var; bireysel başarılar yetmiyor. Savaş sınır tanımıyor, pandeminin pasaportu yok, depremler var; evimizde güvende miyiz? Bir araya gelmek için, dayanışma içinde olmak için daha ne kadar kayıp vermek gerekiyor?
Yeni yıl geldiğinde belki de ihtiyacımız olan şey yeni bir takvim değil. “Nerede o eski yılbaşıları?” diye söylenirken; evde tombala oynadığımız, çocukların koşturduğu, herkesin yeni yıl için kendince küçük ritüelleri olduğu zamanları hatırlarken… Yarın takvimler 1 Ocak 2026’yı gösterdiğinde bir rüyadan uyanmış gibi nerede olduğumuzu anlamaya çalışacağız, kaybettiklerimizi bir yoklayalım.
Bazı insanlar vardır; onları anmak geçmişe dönmek değildir, geleceğe tutunmaktır. O, her şeyi birlikte sevmek gerektiğini anlattı bize. Umudu bilgiydi; bedelini bildiği bir umut. İnsan felaketlerle değil, bir başkasının elinden tuttuğunda ayağa kalkar. Bugün dünya bize depremle, savaşla, yangınla, kıtlıkla, yalnızlıkla bağırıyorsa; belki de ihtiyacımız olan yeni bir yıl değil, yeniden birbirimize tutunarak ayağa kalkmaktır. Çok geç olmadan.
O yüzden 2025’i Nazım Hikmet’le uğurlamak istiyorum:
YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ,
BÜYÜK BİR CİDDİYETLE YAŞAYACAKSIN…
YANI, ÖYLESİNE CİDDİYE ALACAKSIN Kİ YASAMAYI…
YETMİŞİNDE BİLE, MESELA, ZEYTİN DİKECEKSİN,
HEM DE ÖYLE ÇOCUKLARA FALAN KALIR DİYE DEĞİL,
ÖLMEKTEN KORKTUĞUN HALDE ÖLÜME İNANMADIĞIN İÇİN,
YASAMAK, YANİ AĞIR BASTIĞINDAN.
Hayatınıza yeni bir sayfa açın; ama bu, takvim sayfasından fazlası olsun.
Birlikte nice yıllara.
Reyhan Semiha Demirci
