Marmaris’te kavga gürültü, kıyamet kopuyor. Öfkesi dinmeyen, bağıra çağıra her şeyi oradan oraya fırlatan rüzgar, deliren bir yağmurla herkesi çaresizce evlerine tıkıyor. İçeri kovulduk. Kendimizle baş başa kalmayı uzun zamandır unutan insanlar olarak kocaman boşlukların içine düşüp çıktık. Gökyüzüne yapışmış, hiç gitmeyecek gibi duran grilik, iç sıkıntısının geçme süresini arttırdıkça arttırdı. Eğer yazımı okuduğunda güneş sahnede yerini aldıysa, bunları bir rüya gibi, öylesine bir şey olarak hatırlaman yüksek ihtimal. Marmaris’te beni en çok şaşırtan şeylerden biri de güneşin, hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzce sırıtışı.
Etrafta savrulan, dökülen, ıslanan, parçalanan şeylere gözüm takıldıkça “Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz” sözü gelir aklıma. Maalesef çağın hastalığı olan unutkanlık, rahata kavuşunca her şeyi hızlıca unutturur. Belki de hayatın en büyük intikamı unutmak. Verilen emekleri unutmak, vefayı unutmak, kıymetli olanı unutmak… Yapay çiçekler gibi sahte olanla gerçek olanı ayırt edemez hale gelmek; konserve yemekler gibi, amaç sadece tokluk.
Madem evlere kovulduk, hal böyle olunca ben de çoğu kişi gibi insana en iyi gelen, olmamışlıkları biraz daha erteleyen, insanı oyalayan film platformlarında gezinmeye başladım. Yeni bir dizi buldum. Black Mirror’ı andıran, kendimi ve toplumu izlediğim bu siyah aynada gördüklerimi sizinle paylaşmak için parmaklarım kamaştı.
Diziden biraz bahsedeyim: Pluribus, Vince Gilligan tasarımı bir bilimkurgu; 2025 yapımı. Uzaydan gelen bir sinyal virüse dönüşür. Virüs, biyolojik hayata karışarak milyonlarca insanı tek bir zihin ağına bağlar. Herkes aynı anda aynı şeyi düşünür, aynı şeyi hisseder, ortak karar verir. Tüm insanlık ortak bir bilinç haline gelir. Bu süreçte bireysellik yok olur. Ancak az sayıda kişide bu virüs etkili değildir; onlar kolektif bilince kapılmaz. Ve bu virüsü birbirlerine öpüşerek bulaştırırlar.
Carol, başroldeki kadın; bireyselliğinin yok olmasını asla kabul etmeyen az sayıda kişiden biridir. “Kabul etmeyen” derken… Diğerleri bu kolektif havuza gönüllü olarak girmemiştir; çoğu koşulların etkisiyle sürüklenmiştir. Carol bize şu soruyu sordurur: Herkes aynı şeyi düşündüğünde özgürlük hala var mıdır?
Kolektif bilinç, insanlara birbirini anladığı, uyumlu olduğu, mutlu olduğu bir düzen vaat eder. Peki bu düzende duygu, farklılık, sanat, siyaset, felsefe kalır mı? İnsan olmak aynı zamanda acı, çelişki, tepki, sevgi, irade ve karar verme değil midir?
Birey kaybolduğunda özgürlük de kaybolur. Diziyi izlerken, herkesin mutluluğuna bakıp “Ya böyle olsa” diyenlere itiraf etmeliyim: İlk bakışta, tüm yorgunlukların üzerine ben de bunu bir gülümseme kadar düşündüm. Ama ideal bir dünya gibi görünen bu durum, insanların özgün kararlar veremediğini açıkça gösteriyor. Mutlu olmak artık özgür iradenin bir göstergesi değil; adeta bilinç kaybının sonucu. Kendi düşüncelerini seçme hakkı yok, gerçek duygular yok. Kişisel deneyim yok; acı yok, sevgi yok, karar yok… İnsan olmak, seçimlerinin sonuçlarını da yaşamak değil midir? Seçim ve sorumluluk olmadan, bir sistemin ürünü haline gelirsin.
Bu bana neyi hatırlattı biliyor musun? Grupları…
Marmaris’te beni şaşırtan diğer şeylerden biri de nasıl bu kadar çok grup olabildiğiydi. Size de tanıdık geliyor mu: Bazen silmek ya da çıkmak isteyip de “Çıkarsak ne düşünecekler?” diye durduğumuz onlarca grup… Ailesel gruplar, kardeş grupları, yakın ve geniş arkadaş grupları, koro ve sanat grupları, siyasi ve ideolojik topluluklar, dernekler, iş ve proje ekipleri, okul sınıfı grupları, komşuluk ve site yazışmaları, hobi ve spor mecraları, destek ve dayanışma ağları…
Grup, en az iki kişiden oluşan bir bağ ya da ortaklık etrafındaki etkileşimdir. İnsan neden gruplaşır? Aidiyet, güvenlik ve onaylanma ihtiyacı duyarız. Yalnız kalmamak, kabul görmek ve duygusal destek almak bireyin temel ruhsal ihtiyaçlarındandır. Sosyolojik olarak gruplaşma; bireyin toplumsal düzende yerini bulmasını, kimliğini sosyal roller ve normlar üzerinden kurmasını ve güç-kaynak paylaşımına erişmesini sağlar. Bu “bizleşme”, insanın “ben”ini “biz” üzerinden tanımlamasına, belirsizlikleri azaltmasına, davranışlarını grup normlarına göre düzenlemesine yardımcı olur.
Gruplara bakmak biraz da derinlere dalmak demek. Bu yüzden önce “uyuyan etkisi”nden bahsetmek isterim; çünkü kapıyı açan önemli bir olgudur bu. Çok beğendiğiniz, saygın, eğitimli, iyi niyetli insanlar bile grup içinde uyum sağlamak için kaynağı sorgulamadan grupla aynı şeyi düşünür hale gelebilir. Bizzat ben yaşadım bunu. Gruba uymak, gelecekte bu grupla ilerlemek adına yapılan bir yanlışı “bizden birinin yanlışı” diye kabul etmeye dönüşebilir.
Uyuyan etkisi şudur: Başlangıçta gelen bilgi, kaynağı güvenilmez bulunduğu için reddedilir ya da tereddüt yaratır. Zamanla kaynağa dair olumsuzluk unutulur; mesajın içeriği zihinde kalır ve bireyin tutumunu fark ettirmeden etkiler. Fikir grup içinde tekrarlandıkça sorgulanmaz ve kişi onu kendi fikriymiş gibi benimser. Güncel bağlamda uyuyan etkisi; siyasi söylemler, dedikodular, algı operasyonları ve “Herkes böyle konuşuyor” hissinin oluşmasında güçlü bir rol oynar. Kaynağın kim olduğu silikleşir, etki sessizce işler. İnanılamayacak düzeydeki bilgi gerçek olur. Tekrarlandıkça kalıcı hale gelir. Etiket yapışır.
İkinci önemli kavram ise hale (halo) etkisidir. Hale etkisi, tek bir olumlu ya da olumsuz özelliğin bir kişinin tüm karakterine, niyetine ve söylediklerine yayılmasıdır. Güzel, çekici bir kadın ya da adamın görünümü, statüsü nedeniyle söylediklerini doğru sanmak buna örnektir. Ünlülerin bize nasıl ürün sattığını hatırlayın. Otomatik kabuller, bilişsel düşüncelerinizin ve tecrübelerinizin önüne geçer. Hale etkisiyle hemen onayladığınız kişilerin söylemlerini doğrudan doğru kabul eder, onlara inanma eğilimi gösterirsiniz; ya da tam tersi.
Grup içindeki birinin sevmediği ya da kendine rakip ilan ettiği biri, grubun zayıf halkaları tarafından hızla sevilmeyen ilan edilir. Hatta hayatı boyunca haksızlıklara karşı durmuş insanlar bile kendi gruplarında yaşanan haksızlıklara karşı duygusal körlük geliştirebilir.
Bireyin kendi düşüncesi farklı olsa bile grubun normlarına uyması yönünde hissettiği açık ve örtük baskı, yani uyum baskısı, düşünce çeşitliliğini azaltır. Onaylanma ihtiyacı, dışlanma korkusu ve kişisel çıkarlarla birleştiğinde bireyin sesi kısılır. Bazen birey, doğru olduğu için değil yalnızca onaylanmak için grubuna uyar. Bazen de gidecek yeri olmadığını düşündüğü için grubuna itaat eder. “Tartışmaya gerek yok”, “Büyütmeyelim”, “Şimdi sırası değil” gibi cümleler, bazı üyeler için fazlasıyla sakinleştiricidir. Grup düşüncesi, bilgiyle harmanlanmadığında başarısızlık kaçınılmazdır.
Groupthink, yani grup düşüncesi; grup içi uyumun eleştirel düşüncenin önüne geçtiği haldir. Alternatif düşünceler dışlanır, eleştiriler tehdit olarak algılanır. Grup, kendi ahlaki üstünlüğüne inanır. Bu durumda yanlış kararlar daha hızlı ve daha kararlı alınır. Konuşulmayan ama herkesçe bilinen kurallar çatışmayı erteler, çözmez. “Benim düşüncemin değeri yok” hissi yerleşir. Uzun vadede birey kendine saygısını yitirir, kendini unutabilir.
Gruplarda kişi sayısı arttıkça sosyal kaytarma da tehlikeli bir hal alır. Sorumluluk paylaşıldıkça bireysel sorumluluk azalır. İşleri genellikle az sayıda kişi yapar, diğerleri kaytarır.
Tehlike, grubun kimliğinin bireyin benliğinin üzerine çıktığı anda belirir. “Biz böyleyiz” dendiğinde, Pluribus’taki gibi özgün olmanın kapısı kapanır. Hangi gruba ait olduğun, kim olduğunun önüne geçtiğinde sen kimdin ve neden oradaydın unutulur.
Gruplarda en sık görülen ötekileştirme biçimi oto-sansürdür. Fikri tartışmak yerine kişiyi susturmak, onu “uyumsuz” ya da “sorunlu” diye etiketlemek farklı düşünceleri yok eder. Sessiz çoğunluk ise rahatsız olduğu halde sesini çıkarmayanlardır. Statükoyu farkında olmadan korurlar. İtaatkar, sessiz ve sorgulanmayan davranışlar bazen olgunluk ya da iyi insanlık sanılır. Oysa sorgulanmayan her yerde grup uyumunun kalp atışı durmuş olabilir.
Bu noktada karşımıza Şeytanın Avukatı çıkar. Uzun vadede bireyi silen ve grubu kırılganlaştıran grup düşüncesine karşı önemli bir panzehirdir. Herkes “Sorun yok” derken “Tam da bu yüzden nereden patlayacağını konuşalım mı?” diye soran kişidir. Toplantıyı uzatır ama sonradan “Keşke dinleseydik” dedirten anları önler. Amaç muhalefet değil, ortak başarıdır.
Benim için daha sahici olan bir başka kavram ise azınlık etkisidir. Azınlık etkisi, sayıca az bireylerin çoğunluğu doğrudan değiştirmeden ama düşünme biçimini dönüştürerek grup üzerinde etki yaratmasıdır. Tutarlılık, süreklilik ve gerekçeli duruşla ortaya çıkar. Araştırmalar gösterir ki grupları dönüştüren etki çoğu zaman sayısal üstünlükten değil, tutarlı bir azınlıktan gelir.
Ve nihayet: Onuncu Adam.
Herkes “Böyle gelmiş, böyle gider” dediğinde durup düşünmeyi seçen kişidir. Aidiyeti inkar etmeden körleşmeye itiraz eder. Ne liderlik iddiası vardır ne haklı çıkma derdi. Amaç, varsayımları test etmektir. Dokuz kişi aynı sonuca vardığında bile onuncu kişinin bilinçli olarak karşı varsayımı savunması gerekir.
Onlar genellikle sevilmez, yorucu bulunur ama yokluklarında grup daha hızlı karar alır ve daha kolay yanılır. Aşırı özgüven yanılgısı uzun vadede gruplara büyük zarar verir.
Gruplar değerlidir. Aidiyet hayati önemdedir. Ama bireyselliğin eridiği her yerde özgür düşünce “biz”e teslim edilir. Hangi grubun içindeysek içinde olalım, hala soru sormayı göze alan onuncu adamlara ihtiyaç var. Grupları kurtaran şey uyum değil; uyumu bilgiyle bozan cesarettir.
Sevgili okurum; burada soruları kişiselleştiriyorum, kaçışı biraz daha zorlaştırıyorum:
Gruplarda birey olmaktan söz ederken kastettiğim şey ses yükseltmek değil, düşünceyi derinleştirmektir. Gürültü, bilginin yokluğunda artar.
Peki sen; neyin doğru olduğuyla mı ilgileniyorsun, yoksa kimin kazandığıyla mı?
Yanlışı savunup yerini mi sağlam tutuyorsun, yoksa hakikatin tarafında durmayı mı göze alıyorsun?
Ve en zor soru: Sen kimsin?
“Kendin ol; çünkü herkes çoktan başkası oldu.”
— Nietzsche
Hayatımıza yeni bir sayfa…
Reyhan Semiha Demirci
