İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bilgi bu kadar ulaşılabilir olmamıştı.
Bir zamanlar kitapların arasında yıllarca aranarak bulunan bilgiler, bugün saniyeler içinde milyonlarca insanın cebine düşüyor. Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olay, daha dumanı tüterken ekranlara ulaşıyor. Sosyal medya sayesinde herkes görüyor, herkes duyuyor, herkes konuşuyor.
Ve ne gariptir ki…
Herkes her şeyi biliyor.
Ekonomiyi bilen de var, siyaseti çözen de… Futboldan dış politikaya, sağlıktan eğitime kadar herkesin mutlaka söyleyecek birkaç cümlesi var. Başkasının hayatı, özel yaşamı, başarısı ya da hatası üzerine kurulan cümleler hiç bitmiyor.
Sanki çağımızın en büyük mesleği, fikir sahibi olmak olmuş.
Fakat konuşmanın bittiği yerde hayat başlıyor.
Bir fidanı toprağa dikmek…
Yıllarca onu sulamak…
Bir canlıya emek vermek…
Bir mahallenin, bir sokağın, bir ülkenin yükünü omuzlamak…
İşte tam bu noktada kalabalık dağılıyor.
Çünkü sorumluluk alkış istemez; emek ister.
Gösteriş istemez; sabır ister.
Fedakârlık ister.
Belki de bu yüzden çağımızın en büyük yoksulluğu bilgi eksikliği değil; sorumluluk eksikliğidir.
İnsan, taşıdığı sorumluluk kadar büyür.
Kendisinden başka bir hayatın yükünü omuzlayabildiği kadar olgunlaşır.
Sorumluluk, insana sınırlarını öğreten en doğru öğretmendir. Aynı zamanda özgürlüğün de gerçek anahtarıdır. Çünkü insan, görevlerini yerine getirdiği ölçüde özgürdür. Sadece haklarını isteyen değil, yükümlülüklerini de yerine getiren insan gerçekten hürdür.
Bugün yaşadığımız orman yangınları da bunun acı bir örneğidir.
Bir sigara izmariti…
Söndürülmemiş küçük bir ateş…
Bir anlık ihmal…
Ve ardından binlerce ağacın sessiz çığlığı…
Gökyüzünü kaplayan dumanın içinde sadece ağaçlar yanmıyor. Kuşların yuvaları yanıyor. Böceklerin dünyası yanıyor. Karıncaların yolları, sincapların yuvaları, çiçeklerin tohumu, toprağın bereketi yanıyor.
Biz çoğu zaman sadece alevleri görüyoruz.
Oysa doğa, sessizce can veriyor.
İnsan kendisini yeryüzünün efendisi sanıyor.
Oysa gerçekte yalnızca emanetçisidir.
Rabbimiz; gökyüzündeki kuşun, toprağın altındaki karıncanın, dağdaki kurdun, ormandaki geyiğin ve küçücük bir böceğin rızkını eksiksiz verirken, insan hangi başarıyla kibirlenebilir?
“Ben yaptım” diyebilecek neye sahibiz?
Nefesimizi bile satın alamazken, sahip olduklarımızın gerçek sahibi olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz?
Belki de insanın en büyük yanılgısı budur.
Bilgiyi, hikmet zannetmek…
Konuşmayı, üretmek sanmak…
Gösterişi, başarı sanmak…
Kibri, güç sanmak…
Oysa medeniyet; yüksek binalar yapmak değildir.
Medeniyet, gölgesinde çocukların oynayacağı ağaçlar bırakabilmektir.
Medeniyet, bir kuşun yuvasını koruyabilmektir.
Medeniyet, ardımızdan gelecek nesillere yaşanabilir bir Dünya emanet edebilmektir.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Bizden sonra gelecek çocuklar, nasıl bir gökyüzüne bakacak?
Daha az ormana mı?
Daha az kuş sesine mi?
Daha çok betona mı?
Yoksa sorumluluk duygusunu yeniden keşfetmiş insanların kurduğu daha vicdanlı bir Dünya’ya mı?
Çünkü gelecek, çok konuşanların değil; çok üretenlerin omuzlarında yükselecektir.
Ve unutmayalım…
İnsan öldüğünde arkasında bıraktığı sözlerle değil; yetiştirdiği insanlar, koruduğu değerler ve yaşattığı hayatlarla hatırlanacaktır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir