Türkiye’de bugün milyonlarca insanın ortak cümlesi şu:
“Çalışıyorum ama yetmiyor.”
Sabahın erken saatlerinde başlayan hayat, gece geç saatlere kadar devam ediyor.
Bir işi olan ikinci bir iş arıyor.
İki işi olan üçüncüsünü düşünüyor.
Emekli olan çalışmaya devam ediyor.
Gençler geleceğini kurabilmek için daha fazla çalışıyor.
Herkes çalışıyor. Hem de eskisinden daha fazla.
Fakat garip olan şu:
Çalışma arttıkça huzur artmıyor.
Para kazanılıyor ama para elde kalmıyor.
Maaş geliyor, borç gidiyor.
İş yapılıyor, masraflar çıkıyor.
Ciro artıyor, kâr eriyor.
Ay başı geliyor, daha ilk günlerden ay sonu düşünülmeye başlanıyor.
İnsanın cebine para giriyor ama o paranın bereketi hissedilmiyor.
İşte asıl mesele biraz da burada başlıyor.
Çünkü ekonomik sıkıntı yalnızca cüzdanı değil, insanın ruh halini de etkiliyor.
CEPTEKİ SIKINTI, RUH HALİNE DE YANSIYOR
Sürekli hesap yapmak zorunda kalan insanın sabrı da azalabiliyor.
Bir alışverişte fiyat yükseliyor.
Bir faturada yeni bir rakam çıkıyor.
Çocuğun okul masrafı geliyor.
Kira, kredi taksiti, mutfak, araç ve sağlık giderleri derken insanın zihni sürekli hesap yapıyor.
Böyle bir hayatın içinde tahammül eşiğinin düşmesi şaşırtıcı değil.
Ama çok önemli bir ayrım var:
Ekonomik sıkıntı öfkeyi açıklayabilir; şiddeti meşru hale getiremez.
Son günlerde Kahramanmaraş’ta bir kuaförde yaşanan ve basına yansıyan olay da hepimizin üzerinde düşünmesi gereken örneklerden biri.
Bir çocuğun saç kesiminden duyulan memnuniyetsizlikle başlayan tartışmanın, aile bireylerinin kuaförün iş yerine gitmesine ve olayın fiziksel şiddete kadar varmasına uzandığı bildirildi.
Bir saç kesimi.
Fakat küçücük bir anlaşmazlık, bir anda büyük bir öfkeye dönüşebiliyor.
Burada mesele artık saç değil.
Mesele, toplum olarak tahammül sınırımızın ne kadar daraldığı.
PEKİ, İNSAN NEDEN BU KADAR GERGİN?
Eskiden de tartışıyorduk.
Ekonomik sıkıntılar da vardı, insanlar birbirine kızıyordu.
Ama bugün bunların üzerine başka bir yük daha biniyor:
Sürekli bir gerilim hali.
Sosyal medya bunu büyütüyor.
Televizyon ekranları büyütüyor.
Siyasetin sertleşen dili zaman zaman bunu besliyor.
Ekonomik belirsizlik ve gelecek kaygısı artırıyor.
İnsanların birbirine duyduğu güvenin azalması da tabloyu ağırlaştırıyor.
Herkesin biriktirdiği bir öfke var.
Ve bazen o öfke, aslında hiç ilgisi olmayan bir kişiye yönelip onda patlıyor.
Markette sırada beklerken…
Trafikte…
Restoranda…
İş yerinde…
Apartmanda…
Sosyal medyada…
Küçücük bir yanlış anlaşılma, olması gereken yerden çıkıp başka bir yere taşınıyor.
İnsanlar birbirini dinlemek yerine birbirinin üzerine konuşuyor.
Anlamak yerine suçluyor.
Sakinleşmek yerine sesini yükseltiyor.
Ve en tehlikelisi:
Karşımızdaki insanı, insan olarak görmekten uzaklaşabiliyoruz.
O ESKİ AĞIRBAŞLILIK NEREYE GİTTİ?
Bizim toplumumuzun güçlü tarafları vardı:
Misafirperverlik…
Komşuluk…
Hoşgörü…
Büyüğe saygı…
Küçüğe sevgi…
Yardımlaşma…
Birinin derdi olduğunda yanında olma…
Bugün bunların hiçbiri tamamen ortadan kalkmış değil.
Ama giderek daha fazla gürültünün arasında kalıyor.
Eskiden bir tartışmanın sonunda “Tamam, uzatmayalım” diyebilmek vardı.
Bugün ise tartışmanın kazanılması gerekiyor.
Hatta bazen karşı tarafın ezilmesi…
Sosyal medyada bir yorum yapılıyor, onlarca kişi saldırıyor.
Bir görüntü paylaşılıyor, herkes hâkim oluyor.
Bir olay yaşanıyor, herkes savcı kesiliyor.
Toplumun ortak sinir sistemi sanki sürekli tetikte.
BİZİ YORAN SADECE ÇALIŞMAK DEĞİL
Belki de bugün insanların en büyük problemi yalnızca çok çalışmak değil.
Çok çalışıp karşılığında hayat kalitesini yeterince artıramamak.
Çünkü insan sadece para kazanmak için çalışmaz.
Çalışmanın sonunda biraz nefes almak ister.
Ailesiyle vakit geçirmek…
Bir hafta sonu planı yapmak…
Çocuğuna istediğini alabilmek…
Bir restoranda hesabı düşünmeden oturabilmek…
Tatile çıktığında sürekli fiyat hesabı yapmamak…
Geleceği için biraz para biriktirebilmek…
Ve en önemlisi, emeğinin karşılığını aldığını hissedebilmek.
Eğer insan sabah kalktığında “Bugün de çalışmam lazım”, gece yatağa girdiğinde ise “Yarın ne olacak?” diye düşünüyorsa, burada yalnızca ekonomik değil, sosyal bir yorgunluk da oluşuyor.
Bu yorgunluk zamanla öfkeye dönüşebiliyor.
Öfke de yanlış yerde patlayabiliyor.
FAKAT BİR ŞEYİ DE UNUTMAMALIYIZ
Bütün bunları ekonomik koşullarla açıklayıp geçemeyiz.
Çünkü aynı ekonomik şartların içinde yaşayan herkes şiddete başvurmuyor.
Demek ki mesele yalnızca para değil.
Kültür de var.
Eğitim de var.
Aile terbiyesi de var.
Hukuka güven de var.
Bireysel sorumluluk da var.
Ve belki hepsinden önemlisi:
Kendimizi kontrol edebilme yeteneğimiz var.
Bir insan kızabilir.
Bağırmak isteyebilir.
Haksızlığa uğradığını düşünebilir.
Ama karşısındaki insanı dövmek, dükkânını dağıtmak, hakaret etmek başka bir şeydir.
Toplum olarak bunun arasındaki çizgiyi yeniden çok net çizmek zorundayız.
Çünkü öfkenin bahanesi çok. Ama şiddetin mazereti yok.
BİZİM YENİDEN “DUR” DEMEYİ ÖĞRENMEMİZ GEREKİYOR
Belki bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de bu:
Durabilmek.
Sinirlendiğinde bir dakika durabilmek.
Cevap vermeden önce düşünebilmek.
Karşımızdaki insanı dinleyebilmek.
Her anlaşmazlığı savaşa çevirmemek.
Her eleştiriyi hakaret olarak görmemek.
Her farklı düşünceyi düşmanlık kabul etmemek.
Çünkü toplumun huzuru yalnızca ekonomiyle kurulmaz.
Ekonomi elbette önemlidir.
İnsanların alım gücü, gelirleri, borçları ve gelecek kaygıları önemlidir.
Ama toplumun gerçek zenginliği biraz da insanların birbirine nasıl davrandığında gizlidir.
ÇOK ÇALIŞIYORUZ. BİRAZ DA YAŞAMAYI ÖĞRENMELİYİZ
Belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şu:
“Bu kadar çalışıyoruz da neden bu kadar mutsuzuz?”
Cevabı yalnızca ekonomide ararsak eksik kalır.
Çünkü para kadar huzura da ihtiyacımız var.
Dinlenmeye…
Konuşmaya…
Gülmeye…
Birbirimizi anlamaya…
Birbirimize güvenmeye…
Ve gerektiğinde “Haklı olabilirsin” diyebilmeye…
İnsan, ekonomik sıkıntılarla mücadele ederken insanlığını kaybetmemeli.
Çünkü elimizdeki parayı yeniden kazanabiliriz.
Kaybettiğimiz bir eşyayı yeniden alabiliriz.
Ama kaybettiğimiz hoşgörüyü, saygıyı ve insanlığımızı geri kazanmak çok daha zor olabilir.
Bugün hepimiz daha fazla çalışıyoruz.
Belki biraz daha az öfkelenmeye, biraz daha çok dinlemeye ve biraz daha fazla birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var.
Çünkü mesele yalnızca ay sonunu getirmek değil; mesele, insan olduğumuzu ve karşımızdakinin de insan olduğunu unutmamak. Rabbim’in buyurduğu gibi: “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.” Bir insanın kalbini kırmak, aslında çok daha büyük bir değeri incitmektir.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir