Ana içeriğe geç
Mustafa Kemal Uysal
Mustafa Kemal UysalKöşe Yazarı

SARI GÖMLEKLİLER

Sevgili Marmaris dostları, İlk ekim fırtınalarını can kaybı yaşamadan atlattık.

 Sevgili Marmaris dostları,

İlk ekim fırtınalarını can kaybı yaşamadan atlattık. Kısa bir pastırma yazının ardından turizm sezonumuzu da geride bırakıyoruz. Geçtiğimiz günlerde ikincisi düzenlenen Marmaris Deniz Ürünleri Festivali ise sezonun son günlerine ayrı bir renk kattı. Deniz ürünlerimizin ve yöresel lezzetlerimizin tanıtıldığı bu etkinlik, Marmaris'in turizmden çok daha eskilere uzanan üretim geleneğini de hatırlattı.

Turizm nereden baksan yarım asırdır şehrimizin ekmeğini sağlıyor. Ondan önce Marmarisliler denizde süngerci, balıkçı ; karada çiftçi. arıcıydı. Mandalina, portakal, limon yetiştirir, bal üretirlerdi. Bozburun'da birbirinden zarif tirandiller, sandallar, paraçeleler yapılırdı. Kürek sporunda da iddialıydık; 1946 yılında Türkiye şampiyonu olmuşluğumuz vardı. Marmaris dokumacıydı da. Köylerinde olduğu gibi Tepe Mahallesi'ndeki evlerde de kumaş dokunurdu.

Sığla yağını ele alalım. İki nesil önce şimdiki yat limanının hemen güneyindeki o mütevazı orman, Marmaris'in sığla yağı kaynaklarından biriymiş. Buradan elde edilen yağ Mısır'a satılırmış. Akrabamız Makbule Gökova'nın dedesi Hacı Selim, on metrelik yelkenli ve kürekli paraçelesiyle İskenderiye'ye sığla yağı taşırmış.

Bir seferinde Hacı Selim kendisi gitmeyip iki damadıyla başka bir denizciyi göndermiş. Haftalar, ardından aylar geçmiş, paraçele Marmaris'e dönmemiş. Herkes teknenin battığını, mürettebatın boğulduğunu düşünürken Hacı Selim rüyasında hepsinin sağ olduğunu ve dönüş yolunda bulunduklarını görmüş.

Günlerden bir gün, bir çocuk koşarak limana bir yelkenlinin girdiğini müjdelemiş. Haber yayılınca Marmarisliler kıyıda toplanmış. Aylar sonra teknedekilerle karadakiler sevinç gözyaşları içinde kavuşmuşlar. Üstelik onca tehlikeyi atlatarak Marmaris'e ulaşan paraçele, kıyıya yanaşırken neredeyse batacakmış.

Bu hatırayı Hacı Selim'in torunu Makbule Gökova babama anlatmış, babam da Marmaris'in Mıstan Sokağı kitabında aktarmıştı. O günlerden kalan bir şiirimiz de bu kavuşmanın sevincini yaşatıyor:

Hey hey, müjdeler olsun!
Göründü paraçele,
Essin meltemler essin,
Bıçak urganı kessin,
Söyleyin Hacı Selim'e,
Deveden kurban kessin,
Bize derler Met Reisler,
Telli kurşun atarız,
Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için,
El ele verir Beldibi'ne ereriz.

Denizcilerimiz Akdeniz'in karşı kıyılarına sefer yaparken Marmaris'in evlerinde de başka bir üretim hayatı sürüyordu.

Geçen yüzyılın başlarında evlerde düven adı verilen tezgâhlarda kumaş dokunurmuş. İpek böceğinin kozasından elde edilen ipliklerle bürümcük adı verilen kumaşlar hazırlanır, bunlardan gömlekler dikilirmiş. Bu zanaatı Marmaris'te başlatan kadınlardan biri de babamın babaannesi Şerife Hanım'mış. Özellikle sarı gömlekler dikildiği için bu giysi zamanla Marmarislilerle özdeşleşmiş.

Babamın kitabında bu lakabın nasıl yerleştiğine ilişkin bir hikâye de var. Yılancık Adası'nı üs edinerek kıyıdaki Müslüman köylerine saldırılar düzenlediği anlatılan Andon adlı korsan ve çetesini bir pusuda etkisiz hâle getiren Marmarisli korucuları, dönemin Rodos yöneticisi Deli Şükrü Paşa, rivayete göre “Hoş geldiniz, sarı gömlekliler!” diyerek karşılamış. O günden sonra yörede Marmarislilere “Sarı Gömlekliler” denmeye başlanmış.

Denize açılan gençler, annelerinin veya yavuklularının diktiği sarı gömleklerin kendilerine uğur getirdiğine inanır, üzerlerinden çıkarmazlarmış. Denizden dönememe korkusunun kadınlarda nasıl bir iz bıraktığını ise babaannemden bilirim. Babamla ne zaman balığa gidecek olsak bizi kayığa binene kadar caydırmaya çalışır, başaramayınca hazırladığı azık torbasını elimize tutuşturup “Haydi selametle, Bismillayla!” diyerek uğurlardı.

Geçen hafta sonradan adı 28. Sokak olan Mıstan Sokağı'ndan bahsetmiştim. Yaz sonunda sokağın bütün teyze ve halaları çatılara çıkıp kışlık tarhanalarını çarşafların üzerine sererlerdi. Kapı önlerinde büyük kazanlarda kabak ve karpuz kabuğundan bestel yapılır, bunun solunum yolu hastalıklarına iyi geldiğine inanılırdı. Kalenin yukarısındaki çatılarda yumurta beyazından hazırlanan içiboşlar kurutulur, evlerde yapılan kıstırmalar tepsilerle Tetik'in fırınına gönderilirdi. Bunlar özellikle balığa çıkan erkeklerin azığıydı. Kale çevresindeki kadınlarımız da kendi hazırladıkları el işlerini turistlere satarlardı.

Çocukluğumun çarşısı başlı başına bir üretim yeriydi. Denizli'den getirdiği Buldan bezini şorta dönüştüren terzi Yaşar amcamız, Şile bezinden gömlek diktiren Ali abimiz vardı. Arı sütünü tanıtan rahmetli Hamdi Akpınar amcamızın dükkânının önündeki “Arı sütü: Çocuk doğurtur, gençleştirir!” yazısını hâlâ hatırlarım. Halıcı Ahmet, etraftaki köylerden halı ve kilim toplar, dükkânlara dağıtırdı. Kardeşim Şule'yle biz de dükkânda işlerin azaldığı saatlerde babamın Karaca'dan getirdiği çam balını kutulara ve kavanozlara doldurur, tartıp etiketlerdik. Etiketin üzerindeki fotoğrafı bile babam çekmişti.

Eski Cami'nin biraz ilerisinde, yıkılan Bedesten binasının karşısında süngerci tezgâhları bulunurdu. Süngerlerin üzerine çeşitli motifler işlenir, deri sandaletler ustaların ellerinde şekillenirdi. Her ustanın kendine özgü modelleri vardı. Ayak ölçüsüne göre elde ayakkabı ve terlik yapan İlhan abimizi de anmadan geçemeyiz. Bakır cezvelerimiz Muğla'dan gelirdi ama lületaşından pipoları ustamız elde yapardı. Çarşımızda müşteriler alışveriş yaparken çoğu zaman ürünün nasıl yapıldığını da görürdü.

Kadın, erkek, çocuk herkes bir işin ucundan tutardı. Sabah yedide başlayan koşuşturmanın arasında en büyük lüksümüz bir tostla ayran, bilemedin Pulcu Mustafa amcamızın dükkânından harçlığımızla satın aldığımız resimli romanı okumaya ayırabildiğimiz yarım saatti.

Aradan geçen yıllarda Marmaris de değişti, üretim biçimleri de. Bugün çarşımızda hâlâ özgün el yapımı ürünler hazırlayan ve satan esnafımız bulunuyor. Yine de çarşının bugünkü görünümünün Marmaris'in geçmişindeki denizci, sanatçı, zanaatkâr ve tüccar kimliğini yeterince yansıttığını söylemek zor. Turizmin gelişmesiyle değişen çarşımızda, bu zengin geçmişin izlerine daha fazla yer açabiliriz.

Marmaris'in geçmişi, kültür turizmi açısından değerlendirebileceğimiz önemli bir miras sunuyor. Bürümcük dokumacılığından geleneksel tekne yapımına, sığla yağından süngerciliğe kadar her birinin anlatılacak hikâyesi var. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen Deniz Ürünleri Festivali, yerel değerlerimizi turizmle buluşturmanın güzel bir örneğini verdi. Benzer etkinliklerle, yaşayan atölyelerle ve yerel ürünlerin tanıtımıyla bu birikimi daha geniş kitlelere ulaştırabilir, gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkıda bulunabiliriz.

Bir zamanlar Sarı Gömlekliler ürettiklerini Akdeniz'in karşı kıyılarına götürürlerdi. Bugün ziyaretçilerimize sadece denizimizi ve güneşimizi değil, burada üretilenleri ve bunların ardındaki hikâyeleri de tanıtabiliriz. Marmaris'in turizmde farklılaşması için başka tatil beldelerine benzemesine gerek yok. Kendi zengin geçmişinden yararlanması yeterli.

 

Okur görüşleri
3 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster3 yorum
Nurettin ErisenCevap verBildir

Ellerine, aklına sağlık Mustafa Kemal kardeşim. Zevkle okudum. Yine nefis bir yazı olmuş. Başarılarının devamını dilerim..

Oğuzhan GüngördüCevap verBildir

Kemal bey gerçekten Marmaris’e kendini adamış birisi ve çok medeni bakış açılarıyla bölgeyi kalkındırmak ve sürdürülebilir hale getirmek istiyor

Orhan GirginCevap verBildir

Gönlüne ve eline sağlık değerli kardeşim.