Türk insanına uygulanan vize sistemi artık yalnızca bir seyahat prosedürü olmaktan çıktı. Bir ülkenin vatandaşına duyduğu saygının da göstergesi hâline geldi.
Yunan adalarına gidenlerden ve haberlerden hep görüyoruz, duyuyoruz:
“Kapı vizesi…”
Vatandaşlarımız saatlerce kuyruklarda bekliyor; evrak kontrolleri, sorgular, işlemler…
Üstelik Türkçede “kapı vizesi” demeyi öğrenmişler ama Türk müşterisine saygı gösteren o basit “lütfen” kelimesini öğrenmeye henüz sıra gelmemiş.
Peki biz ne zaman bu tabloya itiraz edeceğiz?
Elbette hiçbir ülke, sınırından kimi geçirip geçirmeyeceğine karar verme hakkından vazgeçmek zorunda değil. Güvenlik kontrolü yapılır, şartlar belirlenir. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama sorun şu:
Neden bu ilişkinin diğer tarafında sürekli biz bekleyen, başvuran, kendini ispatlayan, para ödeyen ve kabul edilmeyi umut eden tarafız?
Türkiye’ye gelen Yunan vatandaşına hangi şartlar uygulanıyorsa,Türkiye’den Yunanistan’a giden vatandaşa da aynı şartların uygulanmasını istemek neden bu kadar zor?
Bunun adı karşılıklılık ilkesidir.
Eğer Türk vatandaşına “Şu belgeyi getir, şu kadar para göster, sigorta yaptır, bekle, inceleyelim; uygun görürsek seni ülkemize alalım” deniliyorsa, Türkiye de aynı masaya oturup şunu söyleyebilmelidir:
“Peki. Aynı şartlar sizin vatandaşınız için de geçerli.”
Kimse Türk vatandaşının Avrupa’ya ya da Yunan adalarına gitmesine karşı değil. Tam tersine; insanlarımız dünyayı görsün, ticaret yapsın, tatil yapsın, eğitim alsın.
Ama bir ülkenin vatandaşı, seyahat ederken sürekli “Beni kabul eder misiniz?” psikolojisine sokulmamalı.
Asıl acı olan ise başka bir şey…
Biz kendi ülkemize gelen turist sayısını artırabilmek için her türlü kolaylığı sağlamaya çalışırken, kendi vatandaşımız başka ülkelere giderken aynı kolaylığı göremiyor.
Üstelik Yunan adalarına gitmek için insanların gösterdiği yoğun talep bize çok önemli bir şey söylüyor:
İnsanlar sadece tatil yapmak istemiyor. İnsanlar nefes almak, dünyaya açılmak ve kendilerini özgür hissetmek istiyor.
O hâlde Türkiye’nin artık dış politikada yalnızca “turist gelsin” anlayışından çıkıp, “Türk vatandaşı da aynı saygıyı görsün” diyebilen bir anlayışa geçmesi gerekiyor.
Çünkü mesele Yunanistan’a gitmek değildir.
Mesele kapıda vize değildir.
Mesele pasaportun rengi de değildir.
Mesele vatandaşın onurudur.
Dünyanın hiçbir ülkesinde vatandaşının sürekli olarak ikinci sınıf muamele gördüğünü hisseden hiç bir Devlet, bunu normalleştirmemelidir.
Eğer karşılıklılık varsa, karşılıklı olmalıdır.
Eğer vize varsa, şartlar karşılıklı konuşulmalıdır.
Eğer sınır varsa, o sınırın diğer tarafında da aynı kurallar uygulanmalıdır.
Ve eğer bir ülke Türk vatandaşına,
“Ben seni istediğim gibi bekletirim, sorgularım, şart koşarım; ama sen benim vatandaşımı ülkene buyur edersin”
anlayışıyla yaklaşıyorsa, Türkiye’nin vereceği cevap çok net olmalıdır:
“Biz kimsenin kapısında bekleyen bir millet değiliz !.”
Artık mesele “Yunan adalarına nasıl gideriz?” sorusu olmaktan çıkmalı.
Asıl soruyu sormalıyız:
“Türk vatandaşı neden her seyahatinde kendisini değersiz hissetmek zorunda?”
Bunu sorgulamadığımız sürece sorun yalnızca vize sistemi değildir.
Sorun, bizim kendimize biçtiğimiz değerdir.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir