Türkiye’de pasaport meselesi artık yalnızca bir seyahat özgürlüğü tartışması olmaktan çıktı. Aynı zamanda adalet, fırsat eşitliği ve turizm sektörünün geleceği açısından da ciddi biçimde ele alınması gereken bir konu haline geldi.
Bugün belirli şartları taşıyan kamu görevlileri ve emeklileri yeşil pasaport hakkından yararlanabiliyor. Daha da dikkat çekici olan ise bu hakkın eşlere de tanınması. Yeşil pasaport sahibi bir kişiyle evlenen eş, yaş sınırı olmaksızın bu haktan yararlanabiliyor. Eşin vefatı halinde ise dul eş, yeniden evlenmediği sürece yeşil pasaport hakkını koruyabiliyor.
Burada elbette insanların evlilik tercihlerini tartışmıyoruz. Ancak sistemin ortaya çıkardığı tabloyu sorgulamak gerekiyor.
Yıllarca özel sektörde çalışan, vergi ödeyen, SGK primi yatıran, istihdam sağlayan, ülkeye döviz kazandıran bir turizmci; iş görüşmesi yapmak, fuara katılmak veya yeni pazar araştırmak için Schengen vizesine başvururken ciddi zaman ve maliyetlerle karşılaşabiliyor.
Buna karşılık aynı kişinin müşterisi, yeşil pasaport sahibi olduğu için Avrupa’ya çok daha kolay seyahat edebiliyor.
Üstelik mesele artık yalnızca Avrupa’nın uzak şehirleri değil.
Yunanistan, Türk vatandaşlarının Ege’deki 12 adaya seyahatini kolaylaştıran kapıda vize uygulamasını 2026’da da sürdürüyor. Rodos, Kos, Samos, Sakız, Midilli ve diğer adalar Türk turistler için her geçen gün daha ulaşılabilir hale geliyor. (Dışişleri Bakanlığı)
Sonuç ortada: 2025 yılında Türkiye’den yaklaşık 1,4 milyon kişi Yunanistan’ı ziyaret ederken, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen ziyaretçi sayısı yaklaşık 800 bin seviyesinde kaldı. (Dışişleri Bakanlığı)
Peki Türkiye kendi turizm sektörünün çalışanına, yatırımcısına ve iş insanına aynı hareket özgürlüğünü neden sağlayamıyor?
Bir turizmci düşünün…
Yurt dışından müşteri getirmek için çalışıyor. Otel dolduruyor, restoranlara, taksilere, teknelere, esnafa ve yüzlerce farklı sektöre gelir sağlıyor. Ancak kendisi yeni müşteri bulmak, fuara katılmak veya iş bağlantısı kurmak istediğinde vize duvarıyla karşılaşıyor.
Daha da önemlisi, kendi müşterisi Türkiye’de tatil yapmak yerine birkaç saatlik deniz yolculuğuyla Yunan adalarına gidebiliyor.
Burada asıl sorulması gereken soru şu:
Türkiye turizm sektörünün önünü açarken neden turizmcinin hareket alanını daraltıyor?
Devletin amacı elbette turizmi zayıflatmak değildir. Ancak iyi niyet tek başına yeterli değildir. Uygulanan politikaların sahadaki sonucu da önemlidir.
Eğer bir ülkede turistin yurt dışına çıkması kolaylaştırılırken, o turisti ülkesine kazandırmaya çalışan turizmcinin yurt dışına çıkması zorlaştırılıyorsa, burada ciddi bir politika çelişkisi vardır.
Artık pasaportun rengi üzerinden değil, vatandaşın ülkeye yaptığı katkı üzerinden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Belki de yeni bir sistem tartışılmalı.
Devlete vergi ödeyen, istihdam yaratan, ihracat yapan, ülkeye döviz kazandıran ve ekonomik üretime katkı sağlayan insanların da belirli kriterlerle seyahat kolaylıklarından yararlanabileceği daha adil bir model oluşturulabilir.
Çünkü turizm yalnızca yabancının Türkiye’ye gelmesi değildir.
Turizmci de dünyayı görmek, yeni pazarları tanımak, rakiplerini incelemek, fuarlara katılmak ve yeni müşteriler kazanmak zorundadır.
Turizmci dünyaya açılmadan Türkiye turizmi dünyaya nasıl açılacak?
Bugün Yunanistan’ın Ege adaları konusunda attığı adımlar, Türk turistin hareketliliğini artırırken Türkiye’nin kendi turizm sektörünün ihtiyaçlarını yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor.
Mesele yeşil pasaportu kaldırmak ya da birilerinin hakkını elinden almak değildir.
Mesele, hakları genişletirken adaleti de genişletebilmektir.
Çünkü turizmcinin önündeki vize duvarı sadece bir pasaport sorunu değildir.
O duvar, yeni müşteri, yeni yatırım, yeni bağlantı ve Türkiye’ye gelecek yeni döviz için de bir engeldir.
Türkiye turizmde rekabet etmek istiyorsa, yalnızca turistin ülkeye girişini değil, turizmcinin dünyaya çıkışını da kolaylaştırmalıdır.
Aksi halde müşterimizi başkaları alırken, biz kendi sektörümüzün hareket kabiliyetini tartışmaya devam ederiz.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir