Teknolojide devrimin konuşulduğu bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın bir ucundaki bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyor, kıtalar arası görüntülü görüşmeler yapabiliyoruz. Ancak tüm bu teknolojik ilerlemeye rağmen, en temel insan haklarından biri olan serbest dolaşım özgürlüğü hâlâ milyonlarca insan için ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.
Oysa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin temel felsefesi açıktır: Her insan, doğuştan gelen onur ve eşit haklara sahiptir. Bu haklar yalnızca günümüzde yaşayan insanlar için değil, geçmişten geleceğe uzanan bütün insanlık için geçerlidir. Yaşam hakkı, mülkiyet hakkı ve özgür dolaşım hakkı da bu temel hakların ayrılmaz parçalarıdır.
Türkiye’nin Schengen vizesi konusunda yaşadığı sıkıntılar artık diplomatik bir mesele olmanın ötesine geçmiş durumdadır. Avrupa Birliği’ne aday ülke olmasına rağmen Türk vatandaşları yıllardır uzun bekleme süreleri, yüksek vize ücretleri, karmaşık prosedürler ve çoğu zaman aşağılayıcı olarak algılanan uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır.
Bugün gelinen noktada bazı Schengen ülkelerinin konsolosluklarından randevu almak bile büyük bir mücadeleye dönüşmüştür. Aylarca sistemde takip eden vatandaşlar randevu bulamazken, aracı kuruluşların ve danışmanlık şirketlerinin çevresinde oluşan ekonomik düzen dikkat çekmektedir. Vatandaş hem yüksek ücretler ödemekte hem de sonucundan emin olmadığı bir sürecin içine girmektedir.
Daha dikkat çekici olan ise Türkiye’nin komşularıyla karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablodur. Karadeniz’in diğer kıyısındaki Gürcistan vatandaşları Avrupa’ya vizesiz seyahat edebilirken, Bulgaristan vatandaşları yıllardır Avrupa Birliği’nin serbest dolaşım haklarından yararlanmaktadır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hâlâ uzun vize kuyruklarında bekletilmektedir.
Bu durum ister istemez karşılıklılık ilkesini gündeme getirmektedir. Uluslararası ilişkilerin temel prensiplerinden biri olan mütekabiliyet, yani karşılıklılık esası, devletler arasında eşit muamele anlayışına dayanır. Eğer Türk vatandaşları Avrupa ülkelerine seyahat etmek için kapsamlı vize süreçlerinden geçiyorsa, Türkiye’nin de Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarına benzer uygulamalar getirip getirmemesi gerektiği tartışılmaya değerdir.
Elbette mesele yalnızca vize değildir. Konsoloslukların ekonomik faaliyetleri, aracı kuruluşların elde ettiği gelirler ve bunların kamuoyunda yarattığı rahatsızlık da göz ardı edilmemelidir. Türkiye’de en küçük işletme dahi çok sayıda vergi yükümlülüğü altında faaliyet gösterirken, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde çeşitli vergi muafiyetlerinden yararlanan diplomatik misyonların durumu zaman zaman kamuoyunda sorgulanmaktadır.
Burada unutulmaması gereken nokta, diplomatik dokunulmazlıklar ve vergi muafiyetlerinin büyük ölçüde uluslararası hukuk kuralları ve Viyana Sözleşmeleri ile düzenlenmiş olmasıdır. Ancak bu durum, uygulamaların kamu vicdanında tartışılmasına engel değildir. Özellikle vatandaşların yoğun mağduriyet yaşadığı dönemlerde bu konular daha fazla gündeme gelmektedir.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki vize serbestisi süreci yıllardır konuşuluyor. Fakat somut sonuçların ortaya çıkmaması, Türk kamuoyunda hayal kırıklığını artırıyor. İnsanlar artık yalnızca vize kolaylığı değil, eşit muamele görmek istiyor.
Sorulması gereken temel soru şudur: 21. yüzyılda, teknoloji çağında, ekonomik ve kültürel ilişkilerin bu kadar yoğun olduğu bir dünyada Türk vatandaşları neden hâlâ Avrupa’nın kapısında uzun kuyruklarda beklemek zorunda kalıyor?
Serbest dolaşım özgürlüğü bir ayrıcalık değil, çağdaş dünyanın ulaşması gereken temel hedeflerden biridir. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerin geleceği de ancak karşılıklı saygı, eşitlik ve adalet temelinde güçlenebilir. Aksi halde vize duvarları yalnızca insanların seyahat özgürlüğünü değil, toplumlar arasındaki güveni de zedelemeye devam edecektir.