?>

İDEOLOJİLERDEN EKONOMİYE; KÜÇÜLEN DÜNYANIN YENİ DÜZENİ

NURETTİN  ECE

14 saat önce

Bir zamanlar Dünyayı şekillendiren, büyük ideolojiler vardı. Sosyalizm, kapitalizm ve komünizm üzerine uzun tartışmalar yapılır; Devletlerin geleceği bu fikirler üzerinden okunurdu. Bugün ise ideolojilerin yerini büyük ölçüde ekonomi aldı. Gücü belirleyen artık yalnızca ordular değil; finans piyasaları, teknoloji şirketleri, çok uluslu sermaye ve küresel yatırım fonları. Geçmişte imparatorluklar ve krallıklar sınırlarını genişletmek için savaşırdı. Fethedilen her toprak haritalara yeni renkler eklerdi. Günümüzde ise sınırlar büyük ölçüde değişmiyor. Buna karşılık ekonomik nüfuz alanları her geçen gün büyüyor. Modern çağın en etkili silahları artık çoğu zaman ambargolar, yaptırımlar, ticaret savaşları ve finansal baskılar. Bir ülkeyi zor durumda bırakmak için her zaman tanklara ya da toplara ihtiyaç duyulmuyor; ekonomik araçlar da en az askeri güç kadar etkili olabiliyor. Bu küresel mücadelenin bedelini ise çoğu zaman sıradan insanlar ödüyor. Bir yanda devletler ekonomik üstünlük mücadelesi verirken, diğer yanda bireyler küçük yatırımlarla, borsa işlemleriyle, fonlarla ya da ek gelir arayışlarıyla hayatlarını güvence altına almaya çalışıyor. Artık günlük sohbetlerin önemli bir kısmını yatırım araçları, döviz kurları, faiz oranları, teknoloji hisseleri ve ekonomik beklentiler oluşturuyor. İlişkiler bile zaman zaman ekonomik kaygıların gölgesinde şekilleniyor. Teknoloji insanları birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştırdı. Dünyanın herhangi bir yerindeki gelişmeyi saniyeler içinde öğrenebiliyor, kıtalar ötesindeki insanlarla anında iletişim kurabiliyoruz. Ancak aynı teknoloji, insanları ekranların içine çekerek sosyal bağları da zayıflatabiliyor. Dünya küçülürken, insanlar birbirinden uzaklaşabiliyor. Uluslararası yaptırımlar, Ticari gerilimler, artan dış borçlar, yüksek enflasyon ve ağır vergi yükleri insanların yaşam standartlarını doğrudan etkiliyor. Bir zamanlar tatil planları hayaller üzerinden yapılırken, bugün hem dünyada hem de Türkiye’de milyonlarca insan bütçesinin izin verdiği kadar hareket edebiliyor. Kimi yurt dışı planlarını erteliyor, kimi kendi ülkesinde tatil yapmayı bile lüks görüyor. Ekonomik dalgalanmalar yalnızca piyasaları değil; Turizmden küçük esnafa, üreticiden çalışanlara kadar toplumun geniş kesimlerini etkiliyor. Kapalı kapılar ardında yapılan ticari anlaşmalar, uygulanan yaptırımlar ve küresel ekonomik rekabet bazı ülkelerin gelirini artırırken, bazılarının borç yükünü daha da ağırlaştırabiliyor. Küresel ekonomide kazananlar kadar kaybedenler de bulunuyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın benimsediği “Önce Amerika” yaklaşımı ve Amerika’yı güçlendirirseniz, yaşarsınız tehditleri…Gümrük tarifeleri, yaptırım tehditleri ve korumacı ekonomi politikaları Dünya ticaretinde yeni dengeler oluşturdu. Destekleyenler bunu Amerikan çıkarlarını önceleyen güçlü bir liderlik olarak değerlendirirken, eleştirenler uluslararası iş birliğini zayıflattığını ve küresel gerilimleri artırdığını savunuyor. Görüşler farklı olabilir; ancak değişmeyen gerçek şu ki ekonomik güç, günümüz diplomasisinin en etkili araçlarından biri hâline gelmiş durumda. Küba ise bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Yıllardır süren yaptırımlar, ekonomik sıkıntılar ve enerji altyapısındaki yetersizlikler milyonlarca insanın günlük yaşamını zorlaştırıyor. Elektrik kesintileri, temel ihtiyaçlara erişimde yaşanan sorunlar ve ekonomik daralma tek bir nedene bağlanamaz. Dış yaptırımlar önemli bir etken olsa da ülkenin üretim kapasitesi, ekonomik yapısı ve yönetimsel sorunları da tablonun ayrılmaz parçalarıdır. Gerçekler çoğu zaman tek cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Bütün bunların ortasında cevap bekleyen soru ise değişmiyor: Dünya gerçekten daha yaşanabilir bir yere mi gidiyor, yoksa daha sert ve daha acımasız bir düzene mi sürükleniyor? Ekonomik veriler, birçok ülkede gelir dağılımındaki eşitsizliğin büyüdüğünü gösteriyor. Servet belirli kesimlerde yoğunlaşırken orta sınıfın gücü zayıflıyor. Otomasyon ve dijitalleşme üretkenliği artırıyor; yeni fırsatlar oluşturuyor. Ancak bu fırsatlar herkese eşit ulaşmıyor. Sermayeye sahip olanlar değişimin kazananı olurken, yalnızca emeğiyle geçinen milyonlarca insan aynı hızla ilerleyemiyor. Öte yandan insanlık yalnızca karanlık bir tablo çizmiyor. Tıp ilerliyor, bilim gelişiyor, bilgiye erişim kolaylaşıyor. Milyonlarca insan yoksulluktan kurtuluyor, yeni teknolojiler yaşam kalitesini artırıyor. Fakat aynı Dünyada savaşlar devam ediyor, iklim krizi derinleşiyor, göç hareketleri büyüyor ve ekonomik eşitsizlikler daha görünür hâle geliyor. Belki de çağımızın en büyük sınavı tam da burada başlıyor. Teknolojiyi yalnızca ekonomik kazanç için değil, insanlığın ortak refahı için kullanabilmek… Gücü paylaşabilmek… Zenginliği büyütürken adaleti de büyütebilmek… Çünkü sonunda asıl mesele Dünyanın ne kadar zengin olduğu değildir. Asıl mesele, o zenginliğin kaç insana umut olduğu; kaç insanın ise o refahı sadece uzaktan seyretmek zorunda kaldığıdır. Teknoloji dünyayı küçülttü. Şimdi insanlığın önündeki en büyük görev, küçülen Dünyada  VİCDANI büyütebilmektir.
YAZARIN DİĞER YAZILARI